Bizden Geriye Ne Kalacak?

Yüreğinde anla ve duy ve başkalarına da duyur.
İyilik çok daha üstündür kötülükten.

Odysseia, Homeros

Zamanın nasıl da hızlı aktığının farkında mısınız? O uzak çocukluğumuz sanki dün gibi. Bayram sabahı saçımızı özenle tarayışımız, komşu çocuğunun bisikletini düşünüp gece gizlice ağlayışımız, okul sıralarında kurulan ama hiçbiri gerçekleşmeyen o hayallere inandığımız zamanlar sanki dün gibi, elimizi uzatsak sanki o günleri tutacak ve hissedecekmişiz gibi. Fakat hepsi geçmişte ve çok uzakta kaldı.

Zamanın hepimiz için hızlandığı ve bir daha hiç yavaşlamadığı bir kırılma vakti vardır. İşte o andan sonra zamanı tutamazsın; günler, geceler daha hızlı geçer, büyük bir şaşkınlıkla etrafına bakarsın. Daha önceleri önünde uzun yıllar varmış gibi hissederken, şimdi her an bu dünyadan ayrılacak ve her şeyi yarım bırakacakmış gibi hissedersin. Şiddetli bir korkuya kaptırırsın yakanı sonrasında, saçlarındaki beyazlara, gözaltlarındaki siyahlıklara daha çok dikkat edersin. Sadece ruhunun değil bedeninin de olgunlaştığını, yavaşladığını ve bir vedaya istemeye istemeye hazırlandığını anlarsın.

Bir gün sevdiklerimizin ve bizim bu dünyaya veda edeceğimizi düşünmek fazlasıyla hüzünlü ve de gerçek bir mesele. İşte geldik ve gidiyoruz; yaşamış olmanın sorumluluğunu ve sonuçlarını omuzlayarak bu dünyadan ayrılmış olacağız. Fakat tüm bu gerçekliğin ve kaosun ortasında, insan bazen fazlasıyla umursamaz ve vurdumduymaz olabiliyor. Bu hem iyi hem de kötü bir haber. İyi tarafı şu; eğer her an öleceğimizi ve bu dünyadan ayrılacağımızı düşünseydik yüksek ihtimalle şiddetli bir depresyona saplanıp kalırdık. Her şeyi anlamsız bulup kendimizi gerçekleştirmek ya da çevremizi daha yaşanılır bir yer haline getirebilmek için hiç çaba sarf etmez, dünyadan elimizi eteğimizi çekip öleceğimiz günü beklerdik. Ama çok şükür ki insan nisyanla maluldür, unutmaktan yapılmıştır, unutur ve yaşam odağını bir süre sonra acılar yerine hayatın canlılığına döndürür.

Kötü tarafı ise şu; insan bazen öleceğini bütünüyle unutup dünyayı sonsuz bir cazibe merkezi olarak görüyor ve sadece kendisine haz veren eylemlerin peşine takılıp bir ömrü boş yere tüketebiliyor. “Bunda yanlış olan şey nedir?” diye sorabilirsiniz doğal olarak, haklısınız. İnsanın en büyük yanlışlarından biri haz ve mutluluk kavramlarını sık sık karıştırmasıdır. Haz kısa süreli ve geçiciyken, mutluluk görece daha uzun sürer ve her şeyden önemlisi içinde bir anlam barındırır. Koca bir dilim pastayı tek başımıza yemek bize haz verirken o pastayı karnı aç olan bir arkadaşımızla paylaşmak bize mutluluk verir, iyi hissettirir. İşte bu yüzden insan haz almayı değil mutluluğu öncelemelidir. Gelebilecek itirazlara karşı buraya bir not daha düşelim; mutluluğu öncelemek ile mutluluk için yaşamak ve sadece bunu düşünmek birbirinden farklı kavramlardır. Tercihimiz her zaman ilkinden yanadır.

Eğer biz hayatımızın her anında hazzı kovalarsak dünya ile kurmaya çalıştığımız saf ilişki zedelenir, gerçekliğini yitirir, kirlenir. Ne için dünyada olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi ve nihayetinde de sorumluluklarımızı unutup anlamsızlıkla baş başa kalırız. Çünkü hazzın bir sınırı yoktur ve hep daha fazlasını ister, daha fazlasını. İnsan bu “daha fazlası” için mücadele ettikçe yorulur, o “daha fazlaya” kavuştukça aradığı şeyin “o” olmadığını görür, içindeki boşluk hissini asla tatmin edemez ve hep eksik hisseder. Görünüşte her şey tamam gibidir aslında; iyi bir iş, ev, araba, eş, çocuk ama bir şeyler eksiktir ve insan o eksik şeyin banka kartları ile alınamadığını fark ettiğinde bazen her şey için çok geçtir.

Peki bu girdaptan kurtulmak, benliğini koruyarak anlamlı bir hayat sürmek için ne yapmalı insan?

Önce dünyadaki yerimizi, konumumuzu görmemiz gerekiyor. Bu noktada tavsiyem (benim de sık sık yaptığım) uzay ile ilgili videoları izlemek olacaktır. Biraz tuhaf geldi bu öneri değil mi? YouTube’da NASA’nın 24 saat uzaydan canlı yayın yapan bir kanalı mevcut, canım sıkıldığı zaman, bir şeyleri çözemediğim zaman yaptığım eylemlerden biri de bu kanalı izlemek oluyor. Uzaya ya da gök bilimlerine olan profesyonel merakımdan değil, sadece dünyanın ne kadar küçük olduğunu, insanın bu küçüklük içerisinde ne kadar az yer kapladığını gözlerimle görmüş olmuyor. Ulaşmak için çırpındığımız o yüce makamların, lüks rezidansların, yüksek tanıdıkların koca evrende bir toz tanesi kadar bile yer kaplamadığını görmek, insana gerçek olanın ne olduğunu açıkça gösteriyor.

Dünyada zannettiğimizden daha az bir etkiye sahibiz, düşündüğümüzden çok daha küçük bir alan kaplıyoruz. Bu büyüklük yanılgısından acilen kurtulmazsak, aradığımız şeyin nerede olduğunu asla bulamayacağız.

İnsanın kendisini “hiç” yerine “hep ve hakim” görmesi tüm problemlerin başlangıcı oluyor ve bu yanılgıya düşen insan kendi isteklerini her şeyin üstünde tutmaya başlıyor. Bu yanılgı elbette ki bir anda oluşmuyor; henüz çocukluk döneminde başlayan “çok değerlisin, çok önemlisin, harikasın” mesajları okulda, sinemada, sosyal medyada, dizilerde sürüp gidiyor ve kişi gerçekten de dünyanın merkezinin ve seçilmiş kişinin kendisi olduğunu düşünüyor. Nihayetinde de sadece kendi istek ve arzularıyla ilgilenen, hep kendini düşünen, kısaca bencilleşen bir insana dönüşüyor.

İnsan, yaratılmışlar içerisinde en hayırlısıdır, inancımız budur; ayrıca hepimiz özeliz ve kıymetliyiz ama bu kıymet ötekine faydalı oldukça, ötekini düşündükçe bir anlam ifade ediyor. Çünkü insan varoluşunun temeli sosyalliğe dayanır, tabiatımız bireyselliği değil toplumsal bir yaşamı arzular ve önceler. Sadece kendisi için yaşayan, kendisine yatırım yapan insanların bir müddet sonra boşluğa düşmeleri ve hayattan soyutlanmalarının nedeni tabiatlarına uygun olmayan bir yaşam modeli geliştirmelerinden kaynaklanmaktadır.

Şunu bir düşünün: Bu dünyadan göç eden birinin ardından “başarılı bir doktordu, zeki bir mühendisti, çok para kazanmıştı” gibi cümleleri mi kullanıyoruz yoksa “iyi bir insandı, hayırseverdi, yetime, garibana hep el uzatırdı” gibi cümleler mi? Elbette iyi bir insandı diyoruz çünkü bizden geriye mesleki başarımız, dünyadaki konumumuz ya da biriktirdiğimiz servet kalmıyor; geriye kalan tek şey yaptığımız iyilikler ve şifa için dokunduğumuz kalpler oluyor. Bizi bu dünyada iyi kılan şey ise öteki ile kurduğumuz sağlıklı ilişki ve gönül bağıdır. Yani dünyada iyilerden olmak ve iyilerle hatırlanmak için Cahit Zarifoğlu’nun: ‘’Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız” önerisini dikkate almamız gerekiyor.

Dünya macerası sonlu bir yolculuk. Kesin olan tek bir şey var: Hepimiz öleceğiz. Bu kesin sonuçla beraber bize düşen en önemli vazife ise hâlâ nefes alıp verebiliyorken iyi bir insan olmaya çalışmak,  dünyaya gelmiş olmanın sorumluluğunu üzerimize almaktır.

Yasın 5 evresi modeli ile tanıdığımız E. Kübler-Ross şöyle diyor: “Birçok insan var olmuştur, ama aslında hiç yaşamamıştır”1. Burada bahsedilen yaşamak sadece kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda yaşamak değildir elbette. Öncelikli olarak ruhumuzu, benliğimizi, kimliğimizi tanıyıp keşfederek, sonrasında ise “yaşamak ödevimizi” fark edip buna uygun bir şekilde hem kendimiz hem de çevremiz için yaşamaya, hayatı anlamlı, bütünlüklü ve iyi bir yer haline getirmeye gayret göstermektir.

Sarf edeceğimiz bu gayret, bizim kim olduğumuzun ve bu dünyaya nasıl bir miras bırakacağımızın da göstergesi olacaktır.

 

Dipnot

1) Kübler-Ross, E. ve Kessler D. Yaşam Dersleri, (İstanbul: Profil Kitap, 2021), 16.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir