Çağın En Havalı Putu: Kişisel Gelişim

İnsanın günden güne içine gömüldüğü o derin yalnızlık, bizim büyük yalnızlığımız. Yalnızız çünkü oturduğumuz sofralar, yaşadığımız evler, çalışma şartlarımız ve hatta eğlence biçimlerimiz yalnızlık üzerine kurulu. 1+0 daireler, mutfakta tencere kaynatmak yerine moto kuryelerle kapımıza gelen tek kişilik yemekler, mesaisini ofis ortamında değil yeni dünya düzeniyle beraber evinde yapan işçiler, eğlenceden anladığı online dizi ve oyun platformu olan yetişkinler ve gençler. Tüm bunlar ve daha nicesi insanı hüzünlü ve korkutucu bir yalnızlığa sürüklüyor. İnsanın sürüklendiği bu yalnızlık çukurunda tek başına hayatta kalabilmesi oldukça güç çünkü insan doğası gereği bir ötekine muhtaçtır, sesinin başka biri tarafından duyulmasına, akıl almaya, dert anlatmaya ihtiyacı vardır. Evet bu bir ihtiyaç fakat çevremizde bu ihtiyacımızı karşılayacak, bizi dinleyecek, yargılamadan anlayacak, elimizi omzumuza koyup “bunların hepsi geçer” diyecek kaç kişi kaldı?

Herkes kendi derdinde değil mi? Kendi derdinden, sıkıntısından kafasını kaldırıp da ötekinin derdiyle dertlenecek, ona şifa sunacak insan sayısı her geçen gün azalıyor, azalacak. Herkes önce kendi hayatım, kendi işim, kendi ailem, kendi kazancım ve konforum diyor değil mi? Twitter’da soğuktan ayakları donan çocukları görünce birkaç özlü söz, yardım kampanyası tweetlerine birkaç retweet bitti, gitti. Haftalık insanlık ve vicdan dozumuzu aldık demektir.

Vaktiyle etrafımızda büyüklerimiz vardı, mahalle abilerimiz, ablalarımız, manevi büyüklerimiz fakat ne olduysa birden hepsi kendi köşelerine çekildi. Kimi kendi hayatına, kimi üniversitedeki odasının şatafatlı huzuruna, kimi de sosyal medya hesaplarının ve YouTube kanallarını büyütmenin şehvetine kapılıp gönül sahalarımızdan uzaklaştılar.

Şartlar böyleyken, yeni dünyanın bir sakız gibi çiğneyip kenara attığı insan kendisini teskin edecek, tüm bunların geçeceğine inandıracak bir ses ararken ortaya; iyi giyimli, düzgün diksiyonlu, anlayışlı ve güler yüzlü kişisel gelişim ikonları çıkmaya başladı. Bu ikonlar bir anda ve hep bir ağızdan biz çaresiz insanları bu karanlıktan kurtaracaklarını, yalnız olmadığımızı ve hepimizin başaracağını haykırmaya başladılar.

İnsan inanmak ister. İnanmak, tutunmak, söz dinlemek özümüzde vardır, hepimiz için bir ihtiyaçtır.  Gücümüz tükendiğinde, şartlar ağırlaştığında ve bir çıkar yol bulamadığımızda daha çok inanmak ve güvenmek isteriz. Gücümüz tükendi, şartlar sahiden de ağır ve bizler inandık.

Kişisel gelişim başlığı altında binlerce kitap yazıldı dünyada. Kitapçıların çok satanlar raflarına baktığınızda muhakkak birden çok kişisel gelişim kitabı görürsünüz, genellikle mutlu olmamızı, zenginliği ve başarıyı öğütleyip bunun en kısa yoldan nasıl yapılacağına dair büyük bir umut pompalarlar. Kapağa ve kapak arkası yazılara baktığınızda büyük bir heyecana kapılıp kitabı alırsınız çünkü size vaat edilen şey oldukça büyük ve garantidir. Ama kitabı alıp şöyle bir okuduğunuzda basmakalıp ve neredeyse her kişisel gelişim kitabında yer alan, birbirinin aynısı cümlelerden kurulu olduğunu görürsünüz. “Mutluluk senin elinde, kendine inanmalısın, çok çalışırsan olur, her sabah erken kalkarsan zengin olursun” türünden akarı kokarı olmayan, hayatın gerçekliğinden uzak sığ cümleler.

Kötü haber şu: Çok çalışarak her zaman başarılı olmayabilirsiniz, günde yirmi dört saat de çalışsanız o istediğiniz arabayı alamayabilirsiniz, zengin olamayabilirsiniz. Kendinize ve başaracağınıza inanmanız bazen hiçbir şeyi değiştirmeyebilir. Çünkü bunların hepsi öznel deneyimlerdir, bir tarifi yoktur ve en önemlisi yetiştiğiniz mahalle, doğduğunuz ev, ailenizin eğitim ve ekonomik durumu, okuduğunuz okullar, gittiğiniz dil kursları ve hatta memleketiniz bile başarının, zenginliğin etkin değişkenleridir. Yani öyle her isteyen ve kendine inanan başarılı ve zengin bir hayat süremeyecek.

İyi haber şu: Başarı ve zenginlik dediğimiz şeyin sınırlarını ve anlamını biz çizebiliriz. Dezavantajlı bir biçimde dünyaya gelmek bizim suçumuz değil fakat bu durumu kendi lehimize çevirmek için uğraşmak ve bunu yaparken de yıkıcı bir hırsla değil anlamlı bir mücadele ile kendimizi ve dünyamızı değiştirmeye çalışmak başarının ve zenginliğin kendisidir. Başkasının sahip olduklarına bakıp kendimize bir zenginlik ölçüsü belirlemekten ziyade elimizdekilerin bize nasıl bir zenginlik katabileceğini düşünmek ve buna inanmak tüm kişisel gelişim kitaplarının anlattıklarından daha üst ve sahici bir düşüncedir.

Kişisel gelişim artık tüm dünya için yeni nesil bir puttur. İnsanlar gelişim sürecinden ziyade gelişimin kendisine, emeksizliğine, zahmetsizliğine, hedonistikliğine ve anidenliğine inanıyor çünkü ‘kişisel gelişim’ onlara böyle sunuluyor. Bu yeni nesil put büyük bir pazar payına da sahip. Bilgeye Ferrari’sini sattıran, kendisini kişisel gelişim ve liderlik uzmanı diye tanımlayan yazarın kitap satışları ve eğitimlerden elde ettiği kazanç dudak uçuklatacak cinsten. Yine kendisine yaşam koçu, lider eğiticisi, kişisel gelişim danışmanı diyen kişilerin eğitimlerine katılmak, onlardan danışmanlık almak dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu için neredeyse hayal. Kitaplarıyla ve Instagram postlarıyla nasıl başarılı olunacağına dair ipuçları verip asıl sırrı ücretli özel eğitim gruplarında açıklayacağını iddia eden sayısız eğitim, yaşam, ilişki, kişisel gelişim koçu mevcut. Bu eğitimlerden elde ettikleri gelirler ile zenginleşip kendilerinden medet uman ve belki de o insanları birikmiş paralarını ellerinden alan bu tüccarların neden bu kadar çok ilgi gördüğünü sorabilirsiniz. Cevabı çok basit aslında: Umut.

Kişisel gelişim günümüzde zenginlik ve iyileşme umudu demektir. Tarihteki dolandırıcılık vakalarına bakın, büyük bir çoğunluğun kısa yoldan daha çok para kazanmak, zenginleşmek için o işe bulaştığını ve nihayetinde ava giderken avlandığını göreceksiniz. Bir de bunun üzerine tüm dünyada yaşanan ekonomik ve psikolojik buhran da eklenince insanlar kısa yoldan ve acilen zenginleşmenin, iyileşmenin yollarını arıyorlar.  Kişisel gelişim tüccarları da tam olarak burada devreye girip insanların inançlarını sömürerek kendilerine yeni bir pazar ve gelir kapısı elde etmiş oluyorlar.

Olayın bir de sosyo-politik yönü mevcut elbette. Endüstri Devrimi ile beraber sermaye sahipleri giderek güçlenmeye başladı, değerli olan ne varsa halktan alınıp tekelleştirilerek korkutucu bir sömürü düzeni inşa edildi. Tüm dünyada zenginler ve fakirler arasındaki uçurum giderek büyüdü ve huzursuzluklar çıkmaya başladı. Bunu gören sermaye sahipleri akıllıca bir hamleyle aslında yoksulların da çok çalışırsa zenginleşebileceğini, önlerinde hiçbir engel olmadığını söyleyip geniş kitleleri, çeşitli başarı hikayeleriyle buna inandırmaya çalıştılar. Çünkü sermayenin yoksullara ihtiyacı vardı, ucuz iş gücünün olmaması, isyan etmesi kendilerinin yok olması demekti, dolayısıyla yoksullar oyunda kalmalıydı. Ve istedikleri de oldu çünkü kimse hayatının sonuna kadar yoksulluk içinde yaşayacağına inanmak istemez, bunun yerine bir gün talihin kendisine güleceğine ve şeytanın bacağını kıracağına inanmak ister çünkü yaşamak dediğimiz şey başlı başına bir umuttur.

Bu umudu ve oyunda kalmayı kişisel gelişim çatısı altında ikinci kez avantaja çevirmeyi başaran sermaye sahipleri bu seferde kendilerini kurtarıcı ilan ederek yoksullara neyi doğru yapmaları gerektiğini anlatmaya başladılar. Sabah 04.00’te kalk, kitap oku, yazılım öğren, dil öğren, kendine inan, sağlıklı beslen, spor yap, hobi edin gibi cümleleri arka arkaya dizip yoksulları, sıradan insanları bir şeyleri yanlış yaptıklarına ikna edip kötü hissettirdiler ve kendilerini değiştirmeleri, geliştirmeleri için ipe sapa gelmeyen önerilerde bulundular. Bizlere sıfırdan gelip zirveye çıkan o bir kişinin hikayesini her platformda her fırsatta abartarak anlatıyorlar fakat öyle biri olacağına inanıp her gün daha da geriye giden milyonlarca insanın hayat hikayelerini bizden kaçırıyorlar.

Kişisel gelişim putu dayatmacıdır, ideal bir insan profili çizer ve herkesten o profile uygun yaşamasını ister. Bu insan profilinden beklenen şey ise daima başarının ve paranın peşinde koşmasıdır, eğer bunu yapamıyorsa o kişi eksik ve hatalıdır. Bu ideolojinin içerisinde insanlardan her daim mutlu olmaları da beklenir. Mutlu olmayı beceremeyenler ayıplanır, kendini kötü hisseder ve mutlu olmak için çabalamaya başlar. Akrabalarınıza, iş arkadaşlarınıza, komşularınıza şöyle bir bakın; sosyal medyada, hayatın tüm sırrına erişmiş, mutluluğun formülünü bulmuş edasıyla paylaşımlar yapanlar gerçek hayatlarında bezgin, huzursuz ve mutsuz bir biçimde dolaşıyorlar çünkü mutluluk dayatmasına boyun eğip başarısızlığı ötelemiş oluyorlar. Fakat bu dayatma mutsuzları daha da mutsuz kılar, kendilerini içten içe değersiz ve başarısız hissettirir.

Elbette ki eşrefi mahlukat olan insan şahsiyetini ve zihnini geliştirmek, değiştirmek için mücadele etmelidir. Yeni ilimler öğrenmek, çeşitli bilim dallarına merak salıp bu alanlara çalışmalar yapmak hepimizin niyeti olmalıdır. Fakat bu meziyetler bir kitap okumayla, bir seminer dinlemeyle kazanılamaz. Gelişim dediğimiz olgu bir süreci ve sabrı içerir, kısa yoldan sahip olmak gelişimin tabiatına aykırıdır.

İnsan bilmeli ki hayatta başarı kadar başarısızlıklar da mevcuttur, mutluluk kadar mutsuzluk da bize aittir ve bizimledir. Schopenhauer şöyle der: “İnsanın yaşamında nelerle karşılaştığının ve başına neler geldiğinin pek önemi yoktur. Bir kimsenin kendi içinde ne olduğu ve kendinde neye sahip olduğu, kısacası onun kişiliği ve değeri, mutluluğunun ve esenliğinin biricik dolaysız nedenidir.” Burada temel mevzu bizim kim olduğumuz, inancımız ve kim olarak kalmaya gayret gösterdiğimizdir. Kişisel gelişim dediğimiz olgu işte tam da bu noktada kendini belli eder; yaşadıklarımıza verdiğimiz anlam ve dayanma, devam etme gücü en esaslı değişim, gelişimdir. Bahsettiğimiz bu güç ise kişinin doğuştan sahip olduğu ama çeşitli sebeplerden ötürü kullanılmadığında zamanla unutabildiği bir yetkinliktir, elde etmek için herhangi bir workshopa ya da VIP eğitim gruplarına katılmaya gerek yoktur.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir