Kopmalar, Ölmeler ve Gitmeler Üzerine

Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir
Yahya Kemal Beyatlı


Yüksekçe bir tepeden sonsuzluğa uzayıp giden uçurumu izliyorum. Soğuk ciğerlerime yapıştı, gün yavaş yavaş eriyor ve dünyanın karanlığı içimize çöküyor. Başımı biraz daha uzatıyorum uçuruma doğru, ayaklarım eskisi gibi kuvvetli ve dikkatli basmıyor yere.

Bir şey arıyorum karanlığın çöktüğü şu sonsuz uçurumda, bana ait, dünyadan çıkış yollarına ait, hepimizi bir anda kurtaracak sırlara ait bir şey arıyorum. Nasıl işlemişse zihnimize, insanın hep uçurumlardan, tehlikeli kıyılardan, kapısında ejderha bekleyen kalelerden, el etek çekilen perili konaklardan öğreneceğine inanmışız dünyayı ve hep o sularda dolanmışız. Kolaylıklar, imtiyazlar, yumuşak yataklar, ballı lokmalar hanemize uğramadığı için hep zorlukları dünya bilmişiz, dünyayı olmazların içinde aramışız ve yorulmuşuz, çok yorulmuşuz.

Çağırsa da uçurumlar, seslenip el etseler de 35 yıllık dostlarına, toparlanıp gitmiyorum, geriye basıyorum adımımı, yüzümü döndürüyorum uçurumdan. Sırt çantam bir kayanın dibinde, hava iyice karardı, montumun yakasını kaldırıp sırtımı o büyük kayaya dayıyorum. Hangi paçamdan, yakamdan ısırılacağımı bilmediğim, uykuda bile tetikte beklediğim yaşantımda bu güven hissini özlemişim.

Sonra aklıma birden Soner Karakuş’la çıktığım bir yolculuk geliyor. Sessizliği bozmak için bir şeyler dinlemeyi teklif ediyorum. “Ne açayım abi?” diyorum, hiç düşünmeden: “Taşa Verdim Yanımı” diyor. Şöyle başlıyor türkü: “Taşa verdim yanımı / Toprak emdi kanımı / Azraile can vermezdim / O yar aldı canımı”. Sadece yolu izleyerek türküyü arka arkaya kaç defa dinledik hatırlamıyorum.

İkimiz de sessizce yolu izliyoruz, toprağın bize verdiklerini, sonra büyük bir hınçla elimizden çekip aldıklarını, bizden koparttıklarını düşünüyoruz. O yol nereye vardı inanın hiç hatırlamıyorum. Dünyanın niçin böyle hınçlı olduğunu da.

İnsanın dünya üzerindeki en istikrarlı eylemi kopmak sanırım. Anne karnından, yuvadan, şehirden, insandan, hayattan ve en nihayetinde de dünyadan kopmak, ayrılmak. Çünkü insan kopmalardan ve ayrılıklardan yapılmıştır, daimî aitlikten ve sabitlikten değil. Tabiatımız yolculuk üzeredir, doğum ve ölüm arasında uzun sandığımız kısa ve zahmetli bir yolculuk.

Kopmak; Özbekçe üzülmák, Türkmence üzülmek, Uygurca üzülmäk şeklinde kullanılır. Yani kopmak aslında kişiyi üzen, kesen, kıran, yaralayan bir durumdur. Birinden koptuğumuzda üzülürüz çünkü bir parçamız, hayallerimiz, umutlarımız kesilir, kopar ve benliğimizin bir kısmı onda kalır. Kişi hem gidene yas tutar, üzülür hem de gidende kalan parçasına.

Gidende kalan parçamızın yokluğu bizi çok acıtır çünkü o parça insanlara kolay kolay göstermediğimiz, üzerine titrediğimiz, bizim bile bazen varlığından haberdar olmadığımız, tüm ümitlerin tükendiği ve her şeyin bitti denildiği anda ortaya çıkan, açan mis kokulu nadide bir çiçektir. Ve bu çiçeği hiç düşünmeden, gülümseyerek ona uzatırız, bizim için paha biçilemez olan o çiçek, onun bahçesini de güzelleştirsin, şenlendirsin isteriz. Ama işler her zaman beklediğimiz gibi gitmez, dünyanın ve insanın oyunu hiç bitmez. O gider, çiçek gider, bağ bozulur, bahçe bozulur, kalan çiçeklerimiz solar, içimiz talan olur.  Bir de şu vardı: “Mihnetine yetirdiğim gülleri / Varıp gittin bir soysuza yoldurdun”.

Yaşasaydı, kopup gitmeseydi daha nice güzel günler görecektik onunla değil mi? Uzun sohbetler, akşam yürüyüşlerinde yenilecek dondurmalar, boynuna sıkı sıkı sarılıp kokusunu içimize çekmeler, onu çok sevdiğimiz söylemeler, bu yaz balkona yeniden fesleğen dizmeler, beraber çektireceğimiz fotoğraflar ve daha nicesi. Ama dedik ya yaşamak kopmalar silsilesi. Umutlar, hayaller, beklentiler kopar ve onunla gider, sis olur, toprak olur, yaşam boyu dinmeyen dertli bir türkü olur.

Dünya hep hileli zar atar, desteyi adil dağıtmaz: “Bul karayı al parayı” der ama görüp bulduğun hep bahtının karası olur. İşte tam da bu yüzden, dünya bize el çabukluğuyla numara çekerken bizim de elimizi hızlı tutmamız gerekir. İsteklerimizi, hayallerimizi, planlarımızı vakit kaybetmeden, bahane üretmeden bir an önce gerçekleştirebilmek için çabalamamız gerekir.

Bunu fark ettiğim andan beri daha çok geziyorum, daha az endişe ediyorum, sevdiğimi sevdiklerime daha sık söylüyorum. Çünkü biliyorum ki kopacağım, kopacağız. Bunun bir çaresi yok. Büyük pişmanlıklar gelip kapıya dayanmadan bizi biz yapacak, tamamlayacak ve iyi hissettirecek davranışların, duyguların peşinden gitmeliyiz.

Kopmak yapısı gereği bir dönüşümün de başlangıcıdır. Çünkü evrende hiçbir şey sabit ve aynı kalamaz, bir değişime yani zamanın kendisine maruz kalır. Zamanın en bilindik özelliği hem fiziksel hem de bilişsel olarak biçim vermesi, değiştirmesidir. Kopuşun başladığı andan itibaren zaman, görecelilik özelliğiyle beraber farklı bir biçim almaya başlar ve yaşantımız değişir.

Hiçbir şey eskisi gibi değildir artık. Tanımladığımız birçok olgu, yeniden tanımlanmaya ve anlaşılmaya muhtaç hale gelir. Duygularımız ve zihnimiz karışır, bir yıkım gerçekleşir ve ardından süresi önceden kestirilemeyen bir inşa süreci başlar.

Yapılmak için yıkılmak şart mıdır bilmiyorum ama kopmanın insanı güçlü kıldığını, beklentisiz bıraktığını, beklentisiz kalan insanın korkularından sıyrıldığını, korkulardan sıyrılmanın kişiyi daha özgür kıldığını biliyorum. İnsan ayrıldıklarıyla, vedalaştıklarıyla, koptuklarıyla büyüyor, gelişiyor. Sonsuzluğun olmadığı, her şeyin bir gün biteceğini anladığın o ilk kopuşta başka birisi oluyorsun, dünyayı artık başka bir pencereden seyretmeye koyuluyorsun. Sonrasında aniden ve istikrarla yeni kopmalar başlıyor, birileri gidiyor, ölüyor, bazı şeyler yarım kalıyor ama sen eskisi kadar çaresiz ve ürkek hissetmiyorsun. “Bu da geçer ulan!” deyip yumruklarını sıkıyorsun, kalbini ve kendini o sert fırtınalara hazırlıyorsun. Belki o fırtınalar çürük sandalı devirecek, her şey berbat olacak ama biz yine bir şekilde yüzerek karaya çıkacağız, ıslanmış kıyafetlerimizi hırsla sıkıp kayalara serecek ve güneşin doğmasını, bizi ısıtmasını bekleyeceğiz.

Güneş doğacak diye bir garanti de almadık kimseden. Belki yıllarca hiç ısınmayacak içimiz, öylece durup bekleyeceğiz ama bu zamana kadar öğrendiğimiz, bildiğimiz şey, insana düşen vazifenin o fırtınadan, dev dalgalardan, devrilmiş sandallardan kurtulup karaya doğru yüzmek ve kıyafetlerimizi kayaların üzerine sermek olduğudur. Çünkü insan başıboş, sorumsuz, bütünüyle güçsüz, fikirsiz bir canlı değildir. Zorluklara mukavemet göstermek, çıkar yol aramak ve harekete geçmek insanın temel vazifelerindendir. Bize düşen eylemdir, sonumuzu ancak bizi yola koyan bilir.

Yaşım biraz daha toyken Allah’a içli içli ve büyük bir kırgınlıkla dua ederdim, artık daha fazla zorluk çekmeyelim, bir şeyler yoluna girsin, şu sonsuz ihtimallerin olduğu dünyada bir iyi haber, bir bereket, bir güzellik de gelip bizim kapımızı çalsın diye. Ama sonra baktım ki dünya böyle bir yer değil, adımız farklı bir deftere yazılmış. Bunun için de küsüp darılmaya hiç gerek yok, devam edeceğiz. Doğrusu, yanlışı, eksiği bana kalsın ama bu sefer de Allah’tan iyi haberler, baht açıklığı, müjdeler değil de mevcut halimi koruması, artık büyük felaketlere uğramamayı, sağlığı ve iyi bir insan olarak temiz bir ölümle bu dünyadan ayrılmayı niyaz ettim. Ama insanım işte, ne yalan söyleyeyim aklıma zaman zaman o sonsuz ihtimalin ve rahmetin olduğu müjdeli haberlerin gelip beni bulmasına, şefkatle bana sarılmasına kayıyor.

Fakat kırgınım Allah’ım, bunu en iyi sen biliyorsun, çok kırgınım. Kopmalar, ölmeler, gitmeler ve tüm bu olup bitmeler arasında çok kırgınım.

Çok.

2 Yorum

  1. Ferda S. 26 Mart 2024 at 21:04

    hocam sizi her okuduğumda ağlıyorum bu normal mi?

    Cevapla
  2. Reyda 26 Mart 2024 at 22:53

    İnsan kopuyor, gidiyor ve belki de göçüyor ama geride kalanı, kendinden kopardığı o büyük parçayı hiç unutmuyor. Birilerine kepçe kepçe verilenden, kendisine bir çay kaşığıyla bile düşmediğini gördüğünde Tanrısına çok kırılıyor insan. Ama biliyor musun? Bu ne Tanrı’nın umrunda, ne de diğerlerinin. Yaşamın başka hanelerde nasıl güldür güldür aktığını seyrederken insan, tüm bağlarının tek tek koptuğu gerçeğine, tıpkı köksüz bir fesleğen gibi havada asılı kalışına inanamıyor. Tanrı çok meşgul Gökhan, Tanrı bazı kullarına bizlerden esirgediği gülüşü, sevgi ve umudu dağıtmakla çok meşgul. Bizimle konuşsa, belki anlardık. Ama konuşmuyor….Tanrı bizimle konuşmuyor. Ve herkes içindeki çocuğa sarılıp kendi saklı köşesinde ağlıyor.

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir