Nasılsa Seviyor Demenin Kaçınılmaz Felaketi

Aşık olmak varlığından haberdar olmadığınız bir hüsranın hatırlatılmasıdır; birini istemiş, bir şeyden mahrum kalmışsınızdır ve sonra birden o şey karşınızda belirir. Bu deneyimle yenilenen yoğun bir hüsran ve yoğun bir tatmindir. Tuhaf bir biçimde sanki beklediğimiz biri vardır ama o kişi gelene kadar beklediğinizin o olduğundan haberiniz yoktur. Daha öncesinde hayatınızda bir şeyin eksik olduğunun farkında olun ya da olmayın, istediğiniz kişiyle tanıştığınızda o farkındalığa erişirsiniz.
Adam Phillips

Varoluşumuz bağlanma ile başlar. Anne vücuduna milyonluk ihtimaller neticesinde bağlanan ve yavaş yavaş gelişen insan, dünya ile temas etmeden, bağ kurmadan önce başka bir insana yani annesine tutunur. Bizi var eden şey bu bağlılıktır. Doğumdan sonra bir müddet anneyi de kendisinin bir parçası zanneden bebek, sonrasında durumun böyle olmadığını fark eder ve öteki ile ilk tanışması gerçekleşir: Annem ve ben. Sonraki süreçte bebek anneye ve aralarındaki bağlanma ilişkisine yeni anlamlar yükleyerek yavaş yavaş kendini ve dünyayı tanımaya başlar, yeni bağlar, ilişkiler geliştirir. Bu karmaşık fakat bir o kadar da gerekli süreç ömür boyu sürüp gider. Yeni insanlar, yeni bağlar, yeni hayal kırıklıkları, yeni vazgeçişler ve yeni ilişkiler.

İnsanın temel ihtiyaçlarından biri olan sevme yani bağ kurma, hayatımıza yeni anlamlar katarak dünya ve benlik yolculuğumuzu daha özel, daha kıymetli kılar. Sevgi bize, bir hiç ve boşluk için dünyaya gelmediğimizi, başlangıç ve son arasındaki insan-ı kâmil olma yolundaki yürüyüşümüzün bir anlamı olduğunu ve Kierkegaard’ın o meşhur: ‘’Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir?’’1 sorusunu her mertebede kendimize sormamızı ve cevaplarını hayatımıza tatbik etmemizi hatırlatır.

Sevgi öz itibariyle anlamdır, maddenin ve ruhun o eşsiz anlamı. Dünya’nın inşası, insanın varoluşu, başlayıp sona eren devirler, teknolojik icatlar ve hatta savaşlar bile temelde sevgiye dayanır, bundan güç alır.

Bir futbol taraftar grubunun yıllar evvel açtığı bir pankartta şu basit ve bir o kadar da derinlikli cümle sevmenin doğasına dair güzel bir yorumdu: ‘’Sevgi eylem gerektirir’’. Sevgi için hareket etmemiz, bir oluşu başlatmamız gerekir. Sadece bir oluşu başlatmak değil aynı zamanda sevgi beslediğimiz nesneye, kişiye dair dikkatli olmamız, ilgi duymamız, merak etmemiz ve bilgi sahibi olmamız da gerekir. Eğer bunlardan bir tanesi bile eksik olursa sevgiye ve sevilene hak ettiği değeri verememiş oluruz. Erich Fromm meşhur Sevme Sanatı isimli kitabında şöyle der: ‘’Bize çiçekleri sevdiğini söyleyen bir kadının, çiçekleri sulamayı unuttuğunu görürsek, onun çiçek sevgisine inanmayız. Sevgi, sevdiğimiz şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz etken ilgidir.’’2 Sadece ‘seviyorum’ deyip kenara çekilmek ve bu kelimeyi ilgisizliğine kalkan yapmak insanın sık yaptığı yanlışlardan biridir. Sevmek atılan ilk adımdır, önemli olan sevmekten sonra gösterdiğimiz çaba ve marifettir ve bu da şahsiyetimize dair önemli ipuçları verir.

Marifet diyoruz çünkü sevmek gerçekten de marifet gerektiren bir eylemdir. Sevgi; içine atıldığımız, sürüklendiğimiz ya da maruz kaldığımız değil, bizzat başardığımız, çaba sarf ettiğimiz, bilinçli bir şekilde risk aldığımız eylemler neticesinde doğar. Tüm kutsal dinlerin sevmeyi en büyük hünerlerden biri sayması ve kıymetli meziyetlerin en tepesine yerleştirmesi, sevmenin aslında ulaşılması gereken ve öğütlenen bir mertebe olduğunun da bir göstergesidir. Unutmamak gerekir, dünya sevgi üzerine kuruldu ve sevgi üzerine devam edecek.

Sevmenin zehirli okları

İçinde sevginin bulunmadığı her varoluş muhakkak hüsranla yok olur. Fakat bazen sevginin de tuzakları, açmazları ve kuytuları vardır, bunu en net ikili ilişkilerde, karşılıklı sevgi bağlarında ve aşkta görebilirsiniz. Aşk bazen beraberinde duygu körlüğünü, umursamazlığı ve küstahlığı da getirir. Kişi karşı tarafın kendisine beslediği sevgiyi ve saygıyı, kendisine sonsuz bir hak olarak görüp ‘nasılsa bana âşık’ düşüncesiyle kırıcı, ilgisiz ve nezaketsiz tavırlar sergileyebilir. Kendisine beslenen saf sevginin doğurduğu rahatlıkla karşı tarafın da duygulardan örülü bir insan olduğunu unutarak sürekli olarak duygusal alıcı konumunda bekler. Sevilmeyi, ilgi görmeyi, aşk sözleri duymayı ve saygı duymayı ister fakat iş bunları karşı tarafa sergilemeye gelince donuklaşır ve vurdumduymaz bir tavır takınır.

Bu duygu körlüğü sevgiyi ve aşkı asıl amacından saptırarak ortaya garip ve zorbaca bir ilişki modeli çıkartır. İlişkide sağlıksız bir şekilde güç kazanan ve bu güçle zehirlenen kişi, âşığına hoyratça ve gelişigüzel davranarak hükümdarlığını ilan eder, koşulsuz itaat ve biat beklerler.

Bahsettiğimiz hükümdarlık bir anda oluşmaz, bir iç kanama gibi sessiz ve derinden ilerler. Kurmuş olduğunuz duygusal bağın da etkisiyle ne olup ne bittiğini anlamadan kendinizi yıpratıcı bir ilişkinin içerisinde bulursunuz. Hükümdarlık öncelikli olarak duygusal anlamda başlar. Size karşı kullanmış olduğu sözcüklerin içeriği ve biçimi değişir, eskisi kadar sevilmediğinizi, ilgi görmediğinizi ve artık sıradanlaşıp ötekileştirildiğinizi fark edersiniz. Karşı taraftan gelen mesajlar ve maillerin içeriği sizinle duygusal bir bağ kurmak ve bu bağı sürdürmek amacıyla değil sadece sizden haber almak ve kontrol altında tutmak için yazılmış, bir bakıma hesap soran metinlere dönüşür.

İkinci aşama ise doğrudan hayatınıza yapılan müdahalelerdir. Âşığını duygusal anlamda hapseden hükümdar bu sefer de karşı tarafın yaşam biçimine müdahale etmeye başlar. Nereye gittiğine, kimlerle konuştuğuna, ne yediğine, ne içtiğine hatta dinleyip izlediklerine bile müdahale etmeye başlar. Zehirli bir sarmaşık gibi karşı tarafa dolanır ve onu da kendisine benzetip zehirlemeye çalışır. Çünkü bu ilişkinin ve duygusal bağın tek sahibi olarak kendisini görür.

İlişkilerde ve evliliklerde gördüğümüz duygusal ve fiziksel şiddetin temel nedeni geçmişte travmatize edilmiş, bugün ise kurduğu ilişkide kendini patolojik bir biçimde ilah kabul eden kişilerin istemediği durumlarla karşılaşması ve bunun neticesinde zorbalığa başvurmasıdır. Emirleri yerine getirilmeyen, istekleri reddedilen, kendisine duyulan sevginin kesildiğini gören ve hayır cevabını alan patolojik hükümdarların bu engellenmelere karşı vermiş oldukları yanıtları ne yazık ki her gün gazetelerde ve televizyonlarda acı içinde izliyoruz. Bu tiplerin yüzlerinde ve söylemlerinde pişmanlık belirtisi görülmemesi ise durumun ne kadar vahim olduğunu gözler önüne seriyor çünkü bu vahşi eylemleri yapan patolojik hükümdarlar bunu kendilerine bir hak olarak görüp bozulmuş zihin şemalarında doğal bir eylemi gerçekleştirmiş olduklarını varsaymakta.

Oysa sevmek, sevdiğimiz kişiyle beraber dünyayı da sevmek ve kabul etmektir. Onunla beraber her şeyi kabul edip varlığın ve yokluğun üzerine düşünerek bir anlam arayışına koyulmaktır. Sevmek, dünya dediğimiz gurbette yalnız ve yabancı kalmış ruhun tanıdık bir yüzle karşılaşması, dünyaya alışması ve sevdiğiyle tamamlanması halidir. Bu tamamlanma bazen kusurları da beraberinde getirebilir, bazı yönler birbirine uymaz, aynada gördüğünüz görüntü bazen tam uyuşmaz fakat bu denk gelmeme hali, bu kusurluluk da sevgiye dahildir ve sevgi için gereklidir. Bahsi geçen tamamlanma halinin ne zaman ve nereye kadar gideceğini, süreceğini kimse kestiremez fakat kesin olan bir şey var ki bu tamamlanmışlık hali insana huzurun, sevginin ve gerçek anlamın gizli anlamını gösterir, hayatınızdaki düğümlerden birinin daha çözülmesine yardımcı olur.

İnsanlar sizi çok sevdiklerini, hayatlarının sonuna kadar sizlerle beraber olmak istediklerini büyülü sözlerle kulağınıza fısıldayabilirler. Bu cümleler bize karşı tarafın hayatına ipotek koymamız, onun kişiliğini ve şahsiyetini asimile etmemiz ve ne yaparsak yapalım affedileceğimiz anlamına gelmez. Sevmek iki yönlü ve zamanın seyri ile değişebilen bir süreçtir. Amiyane tabirle sevdiğimiz insanları ‘çantada keklik’ görmek bize sadece kaybetmenin kapılarını açar. Karşınızdaki insan yaptıklarınıza bir müddet göz yumar ve bu sabredişler bir zaman sonra size karşı biriktirmiş olduğu sevgiyi aşındırmaya başlar, nihayetinde ise o büyülü sözler yerini hissizliğe ve sevgisizliğe bırakır. Kabullenmekte zorlanabiliriz ama bu vazgeçiş insanın en doğal hakkıdır.

Şule Gürbüz son kitabında şöyle diyor: ‘’Neyi hesapsızca yaptıysan, hesapsız bir karşılığa hazırlan.’’3 Yıprattığımız, üzdüğümüz kişilerin ve ilişkilerin bir dayanma ve dağılma noktası vardır. Hatalar, yanlışlar ve kusurlar elbet olabilir, önemli olan ilişkilerimizdeki kötü gidişi fark edip dağılma istasyonuna varmadan yanlışları düzeltmektir. Bunun da tek yolu sadece yüzümüzü değil, kalbimizi de o kişiye ve ilişkiye çevirmektir.

 

1) Soren Kierkegaard, Kahkaha Benden Yana (s. 68), Ayrıntı Yayınları, 2000.
2) Erich Fromm, Sevme Sanatı (s. 34), Say Yayınları, 2004.
3) Şule Gürbüz, Öyle miymiş? (s. 184), İletişim Yayınları, 2017.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir