Pandemi Gevezeliği ya da Boş Boş Oturmak

Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.

Milan Kundera

 

Queen’in 1991 yılında çıkan Innuendo albümünün o efsanevi kapanış şarkısı: The Show Must Go On1 (Şov Devam Etmeli). Freddie Mercury’nin yaşamının sonlarına geldiğini bilmesine rağmen sahneye çıkıp şovunu sürdürmesini  anlatır ve tüm dünyada ‘her şeye rağmen şov devam etmeli’ kalbının oluşmasına da neden olur.

Savaşlar, çocuk ölümleri, kadın cinayetleri, acılar, açlıklar, felaketler her ne olursa olsun şov devam etmeli. Birileri sahneye çıkıp hiçbir şey olmamış ve olmayacakmış gibi konuşmalı, işini yapmalı, acı çekmemeli. Kapitalist düzen sahne ışıklarının sönmemesini; çarkın, gerekirse insan duygularını ve bedenini un ufak ederek dönmesini ister. İnsan üzülmemeli, mutsuz olmamalı, her şeye rağmen gülümsemeli çünkü verem olmak verimi düşürür.2

Batı bu acımasızlığı kendisine bir ahlak yasası haline getirmişken Doğu biraz daha şanslıdır. Doğu, acının ne olduğunu, insanda neye karşılık geldiğini bilir. Ölülerine yas tutar, sahne ışıklarını söndürüp acıyı beraberce yaşamaya, hareket etmemeye, dünyayı derdin başladığı noktada durdurmaya çalışır. İnsanın üzgünlüğü Doğu’da kıymetlidir ve üzgünlüğün olduğu yerde çarklar hiçbir şey ifade etmemektedir.

Pandemi sürecinde ne yazık ki bizler de tüm dünya gibi the show must go on dedik ve kendimize düşen rolleri oynayıp şovumuzu sürdürdük. Büyük bir çoğunluk kendini adı konulmamış bir performans ve gösteri savaşının, yarışının içinde buldu. Balkon konserleri, yemek tarifleri, bitmek bilmeyen canlı yayınlar, evde yapılması tavsiye edilen etkinlikler hayatımızın merkezine yerleşerek bizi o büyük şovun bir parçası haline dönüştürdü. Kendimizi, bir şeyler üretmek, bir şeyler yapmak, takipçilerimize bir şeyler göstermek zorunda hissettik. Eğer bunu beceremezsek o büyük ve havalı sosyal medya topluluğundan dışlanmaktan ve salgından olumsuz manada etkilenmiş, zayıf, güçsüz kimseler olarak damgalanmaktan korktuk.

Oysa Gösteri Toplumu’nda şöyle diyordu Debord: ‘’İzleyici ne kadar seyrederse o kadar az yaşar, kendisini egemen ihtiyaç imajlarında bulmayı ne kadar kabul ederse kendi varoluşunu ve kendi arzularını o kadar az anlar.’’3 Bizler; izledikçe, takip ve tatbik ettikçe anlamdan ve gerçekten uzaklaşıp bize ait olmayan bir evrenin kullanışlı müşterileri haline geliyoruz; acılarımızı yaşayamıyor, yaslarımızı tutamıyoruz.

Dünyada her gün binlerce kişi salgın sebebiyle ölürken, yoğun bakımda can çekişirken bırakın da online müze gezmemek, tuvalet kağıdı sektirmemek, kıvamında hamur yoğuramamak, lezzetli tatlılar yapamamak gibi bir hakkımız olsun.

Sürekli bir şeyler anlatan, uzmanlığımız haricindeki konularda sürekli akıl veren, sanki bu fırsatı bekliyormuş gibi her akşam birilerine seslenmek isteyen insanlara dönüştük. Sanırım bu biraz da kendi kaygımızı bastırmak, salgına ve ölüme karşı ben değerli biriyim ve bu dünyaya lazımım mesajı vermek gibi. Aksi halde bu kadar büyük bir çoğunluk söyleyeceği çok kıymetli şeyleri olduğunu düşünüp online kürsüleri bu kadar çok meşgul etmezdi.

Yapmış olduğum iş gereği benim de kıramadığım birkaç davet oldu ve online kürsülerde bulundum, bulunuyorum. Şunu fark ettim; insanlar artık online olarak bir şeyler yapmaktan, birilerini dinlemekten sıkıldılar. Büyük duayenlerin, düşünürlerin ve uzmanların yaptığı online yayınların izleyici sayıları gerçek hayattaki takipçilerinin binde biri bile değil ve izlenme sayıları da giderek düşüyor. İnsanlar artık gevezelik değil, sakinlik istiyor.

Bu kadar konuşmanın, okumanın, izlemenin ve göstermenin salt bir üretkenlik çabası olduğunu düşünmüyorum. Sanki karanlıkta yerini belli etmek için atılmış bir çığlık gibi: Beni de görün, ben de buradayım!

Üretmek için sessizliğe ve derinliğe ihtiyaç vardır, belirli bir çaba, zaman ve sabır gerekir. Bunlardan biri eksikse yaptığımız işin kalitesi düşer, derinliği kaybolur.  Oysa pandemi günlerinde gösterilen performanslar büyük bir gürültü içerisinde, herhangi bir kalıcılık iddiası yok, sadece sergilenmek için yapılıyor ve sabun köpüğü gibi dağılıp gidiyor.

Birazcık sessizliğimizi koruyabilsek, eylemsizce etrafımıza bakabilsek karmaşık gibi görünen birçok şey çözülecek aslında. Dünya’nın ilk kez gördüğü bir virüs ile karşı karşıya kaldık, yavaş yavaş neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğini de öğreniyoruz artık. Bir şeyler değişiyor ve değişecek. Şu an hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya çalışmak, her şeyi online ortama taşıyınca problemlerin çözüleceğini düşünmek savunma mekanizmamızın bize bir oyunu aslında. Kendini evrenin hükümdarı olarak gören insanın, bu çaresizlik karşısında yapması gereken şey her akşam bir Zoom toplantısı düzenlemek ya da ilaç firmalarına tapmak değil; yerle bir olan kibir kulelerimizi insana yakışan hasletlerle yeniden inşa etmek ve yaşamlarımızı bu doğrultuda sürdürmeye çalışmak.

Pandemide performans şovu sürerken bir yanda da hiçbir şey yapamadığını, üretemediğini söyleyen ve bundan dolayı da suçluluk hisseden insanlarla karşılaşıyoruz. Bu suçluluk duygusunu hafifletmek ve biraz da kafa dağıtmak için en ucuz ve ulaşılması kolay haz merkezine yani sosyal medyaya başvurup rahatlamaya çalışıyoruz. Fakat sosyal medyada gördüklerimiz suçluluk hissimizi yeniden arttırıyor ve bu kısır döngü böyle sürüp gidiyor.

Böyle bir ortamda hiçbir şey yapmamak, boş boş oturmak, kitap okuyamamak, dizi izleyememek, tez yazamamak, güzel yemekler yapamamak son derece insani ve son derece doğal. Ortada belirsiz bir durum var ve herkesin bu belirsizliğe karşı aynı adaptasyonu sağlamasını bekleyemezsiniz. Aslında sadece belirsiz değil anormal bir durumun da içindeyiz ve anormal zamanlarda normal davranmak en büyük anormalliktir. Söz gelimi kalabalık bir metrobüs ya da otobüs durağında işe geç kalmışken tıklım tıklım gelen bir araca binmek için günlük hayatınızdaki gibi hareket etmezsiniz. Biraz daha hızlı olmaya, hatta koşmaya çalışırsınız, çünkü işe geç kaldınız ve o otobüste mutlaka binmeniz gerekmektedir.

Depresyonda, travmatik yaşantılarda ve birçok ruhsal zorlantıda dikkat dağılır, hiçbir şeye kolay kolay odaklanamazsınız, o güne kadar yapmaktan keyif aldığınız aktiviteleri bile yapmak istemezsiniz. Yoğun belirsizlik ve travmalarda kişinin en çok sorduğu: ‘’Peki şimdi ne olacak?’’ sorusu zihninizi kaplayıp sizi hareketsiz bırakabilir, performansınızı düşürebilir. Bunları hissediyor ve yaşıyorsunuz diye büyük bir suçluluk ve çaresizlik hissetmenize gerek yok. İnsanız ve zaman zaman düşüyoruz, her zaman aynı güçle yaşayamıyoruz, bazen dinlenmemiz, soluklanmamız ve birilerinin bize el uzatması gerekebiliyor.

Zamanı geldiğinde durmanın, hareketsizliğin ve üretmemenin şifasına inanıyorum. Ne diyordu Kemal Sayar: ‘’Yavaşlama sanatı, onu doldurma ihtiyacı duymaksızın bir boşluk yaratabilmekle ilgili. Size kendiniz olma imkânı veren, kendi iç sesinizi ve sahici benliğinizi yeniden keşfetmenizi sağlayan bir boşluk.’’4

Durmak fark etmektir, ayrıntıyı görmektir, hakim olduğumuz bilgileri yeniden keşfetmektir. Pandemi günlerinde de durup şaşkın gözlerle etrafı izlemek, kendimize, ailemize ve geleceğimize bir çocuk şaşkınlığı ve hayreti ile bakmak hepimize iyi gelecektir.

 

Dipnotlar

1) LyricsForYouMD, (2012, Mayıs 23).The Show Must Go On-Queen Lyrics. [Video dosyası]. https://www.youtube.com/watch?v=uKLMYZlbIb8 adresinden elde edilmiştir.
2) İsmet Özel, Celladıma Gülümserken, (İstanbul: İmge Kitabevi Yayınları, 1984), 12.
3) Guy Debord, Gösteri Toplumu, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2018)
4) Kemal Sayar, Yavaşla, (İstanbul: Timaş Yayınları, 2013)

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir