Savaşı Bitenlere

İnsan, yalnızlığını sessiz çığlıklarla duyurmak ister. Onu duyan birini arar, durur. Ne çığlıkları son bulur ne de arayışı. Sonunda birine uzatır yalnızlığını, adına aşk diyerek.

Friedrich Nietzsche, Gezgin ve Gölgesi

Her şey büyük bir sessizlikle bitti. Savaş bitti.

Tuhaf bir dinginlik bu. Sanki yüzlerce yıldır bir cephede tüm gücümle savaşmış ve gelen tek bir haberle her şeyi orada bırakıp, savaşmayı bırakıp eve dönüyormuşum gibi bir his. Gelen haberi tekrar tekrar okuyorum. Bu haberi bana yollamaya nasıl cesaret edebilirler diye düşünüyorum. Belki de gerçekten savaşın bittiğini söylüyordur bu haber bana. Ve gerçekten de savaş bitmiştir belki de.

Böyle bir bitiş beklemiyordum sanırım. Haberi katlayıp gömlek cebime koyuyorum. Sızlatıyor biraz, fakat “savaş da bitti” diyorum içimden. Aynada yüzümü izliyorum, gözlerim nasıl da yorgun. Kimle karşılaşsam yorgun göründüğümü söylüyor son dönemde. Evet yorgun ve bitkin görünüyorum ve de bunu sürekli olarak duymaktan sıkıldım. İnsanların özel hayatlarında ne olup bittiğini bilmeden, onlara: “Kilo mu aldın, kilo mu verdin, yorgun görünüyorsun, uykusuz mu kaldın?” gibi sözler söylemeyin lütfen. Bu büyük bir nezaketsizliktir. İyi niyetli bir yaklaşım olsa da bu cümlelerin insanları daha da kötü hissettirme ihtimali olduğunu lütfen unutmayın. Neyse.

Şimdi cepheden eve dönme vakti. Bildiğim tüm savaş şarkılarını, şiirlerini, hikâyelerimi, hikâyemizi bir bavula yerleştirip eve dönme vakti. İnsan sadece mutlu olduğu yerlere ve anlara sarılmaz, bazen de mutsuzluklarına, hayal kırıklıklarına, kırgın hissettiği hikâyelere sarılır, bırakmak istemez. Çünkü o karmaşa, hüzün ve yorgunluk o kadar çok yaşanır ki bir yerden sonra hayatın kendisi ile karıştırılır. Hayatı o sisten ibaret zannedersin ve gittiğin her yerde o sisi ararsın.

Bunun aslında pek de sağlıklı olmadığını fark etmen, anlaman biraz zahmetli ve şok edici bir süreçtir. Kendine, harcadığın zamana, geçen ömrüne kızarsın, hayıflanırsın. “Başka bir hayat mümkün müydü?” sorusu belirir zihninde ve üzgünlüğün katlanır. Başka bir hayat mümkündü, daha aydınlık günler, mutluluklar mümkündü ama bugünkü sen’e ulaşabilmen için o sisle yaşaman, mücadele etmen ve en nihayetinde savaşını bitirip eve dönmen gerekliydi. Yaralarına bir bak, kalp kırıklıklarına, ağlayıp bir gecede büyüdüğün günlere, “bir daha yapmam” dediklerine, öğrendiklerine. Seni inşa eden bunlardı, sana güç katan, ayaklarını yere sağlam bastıran, yolunu kaybettiren ve en sonunda da bulduran bu yaşanmışlıklardı. Şimdi değil ama bir gün tüm bu olanlar için: “İyi ki” diyeceksin. İyi ki…

Savaş bitti. Peki ben bavuluma neleri dolduruyorum dönerken? Acı tatlı yüzlerce hikâye. Bazı hikâyelerle henüz barışamadım, hâlâ aklıma geldikçe beni zorluyorlar ama onları geride bırakmak olmaz, onları da alıyorum yanıma. Ve bir sürü aydınlık, güzel hikâyelerim. Bana göre Türkçe yazılmış en sarsıcı kitap başlangıçlarından birisi Orhan Pamuk’a ait. Masumiyet Müzesi’nin başlangıcında şöyle diyor Pamuk: “Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum.” Düşünüyorum da ne kadar çok mutlu an biriktirmişim. Kaybolduğum dağ köyleri, kıyısında uyuduğum denizler, beraber içilen sabah kahveleri, yapılan yemekler, uzun yolculuklar, keşfedilen şehirler, dostların varlığı, şaşkınlık veren kitaplar ve daha nicesi. Bunların hepsi için minnettarım.

Zor zamanlarım da oldu elbette. Hatta en çok onlar oldu. İhanetler, kayıplar, sarıldığım tabutlar, yoksulluk, hastalıklar ve düşmanlıklar. Sanırım son zamanlarda en çok bu düşmanlıklar üzerine düşünüyorum. Kendi köşenizde, kendi halinizde vakit geçirmenize bile tahammülü olmuyor bazılarının. Sizi olduğunuz yerden aşağı çekmek için her yolu deniyorlar. Fakat yaşantımın neredeyse tamamı bu düşmanlık sanatını yönetmekle geçti; sokakta, ilişkilerde, iş ortamında. O yüzden, cehennemin en dibine de düşülse oradan nasıl çıkılacağını ezbere biliyorum. Oradan çıkıp ne yapılacağını ve nasıl devam edileceğini de. Şimdilik biraz daha susuyorum.

Bu yüklü bavulla nereye gideceğim şimdi? Yıllardır aşina olduğum, her bir noktasını zihnime kazıdığım bu savaş meydanından kalkıp nereye doğru yürüyeceğim? Cevabını benim de bilmediğim bir soru sormak istiyorum sana: Evim neresi sevgili okur? Nereye evim diyeceğim, nerede evim gibi hissedeceğim?

Çamura bulanmış ayakkabılarımı çıkartıp geniş bir salonda, halının üzerine öylece serilip uzanmak istiyorum. Biraz kahve kokusu, biraz nergis, biraz sandal ağacı. Salonun bir köşesinde çiçekler, müzayedelerden toplanmış fotoğraflar, imzalı ilk baskı kitaplar ve biraz sessizlik. Tehditlerin, kavgaların, zorlukların olmadığı genişçe bir salon ve huzurlu bir uyku. Cebimdeki hiçbir adreste yok o salon. Artık hepsi karanlık ve keder dolu sokaklara çıkan tarifler. Yola koyan bir yol da buldurur, bir ev de. Buna inanarak terk ediyorum artık bu cepheyi. Sayısız yara ve yanılgıyla birlikte eve dönüyorum.

Peki döndüm diyelim, normal bir yaşama nasıl adapte olacağım? Danışanlarımdan bazıları iyileştikten sonra, bu yeni halleriyle ne yapacaklarını bilmediklerini söyler. Uzun yıllar bir hastalıkla mücadele ettikten sonra semptomsuz bir yaşam onlar için oldukça zor oluyordu, çünkü tüm hayat planlarını o semptomlar üzerine inşa edip buna göre yaşamaya alışmışlardı. Dolayısıyla semptom yoksa hayatları da yok oluyordu bir süre. Savaş artık yok ve ben ne yapacağımı bilmeden eve dönüyorum. Bu yeni ve savaşsız yaşamda nasıl var olabileceğimi sorguluyorum şimdi. Okuduklarım, yazdıklarım, içime döndüklerim, döktüklerim hep o günlere aitti, şimdi ise elimde bu bavuldan ve izlerden başka hiçbir şeyim yok. Sanırım yine kitaplara ve içime döneceğim. Kendi içimde kendimi kaybetmemek en büyük dileğim.

Keşke biz hiç söylemeden birileri yorgunluğumuzu gözlerimizden okuyabilse. Biz yazmadan, anlatmadan, yüzümüz çökmeden yorgunluğumuzu fark edebilse, anlayabilse. Yıllardır yol yürümüş de şimdi yolu bitirmiş gibiyim. Sadece yorgunum diyebiliyorum, çok yorgunum. Belki duyulur ve anlaşılır diye.

***

Fransa’da bir dağ köyündeyim: Eze. 1883 yılında Nietzsche’nin yaşadığı ve Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabını tamamladığı köy. Bu köyde Nietzsche’nin sık sık yürüyüş yaptığı bir yol da mevcut, ismi: Chemin de Nietzsche. Bu yol tepeden sahile iniyor. Yaklaşık 1 saat süren zor bir trekking yolu. Burada yürürken, yolun hemen bitişiğinde, ormanın içine doğru belli belirsiz bir patika keşfettim. Bu patikayı yaban hayvanları açmıştı şüphesiz. Neyle karşılaşacağımı bilmeden, işaretli yürüyüş yolunun dışına çıkarak ormanın içine doğru yürümeye başladım. Ve ağaçların arasına gizlenmiş küçük ve tarihi bir su değirmeni ile karşılaştım. Önce bu harabenin içine girip keşif yaptım, sonra önünde oturup ip gibi akan o suyu izledim. Ardından Nietzsche geldi aklıma, mutlaka o da burada oturmuştur diye düşündüm, başımı göğe diktim ve içimde coşkulu bir yaşam sevinci hissettim. Evet yorgunum ama yaşamayı, nefes almayı, keşfetmeyi, tecrübe etmeyi çok seviyorum. Hayat tam olarak böyle bir yolculuktur, üzüntülerimiz, kırgınlıklarımız, kayıplarımız olur ama bir yandan da neşe vardır, umut vardır, sevinç vardır. Bu iki duyguyu dengeleyip yaşamaya çalışmak insanın birincil ödevidir.

Seans bitiminde danışanım son derece nazik ve iyi bir niyetle: “Siz nasılsınız, hayat nasıl gidiyor?” diye sordu. Aramızdaki danışan, terapist bağının gücüne ve saygınlığına inanarak sahici bir cevap verdim: “Mutsuzum ama hayatımdan fazlasıyla da memnunum.” İlk başta kulağa korkutucu geliyor değil mi? Mutsuzluk, hele bir terapistin mutsuzum demesi, aman Allah’ım ne korkunç bir şey. Çünkü mutluluk ödevi insanların önüne bir norm olarak koyuldu ve mutsuzluk şeytanlaştırılıp patolojik bir hale dönüştürüldü. Mutsuzum diyen insanda bir hastalık ve bir kusur aranmaya başlandı. Oysa sevgili okur tüm büyük şiirler, romanlar, resimler, besteler mutsuzların bir ürünüdür. Susan Sontag şöyle der: “Ölüm düşüncesi melankolik mizacın peşini bırakmadığı içindir ki dünyayı okumayı en iyi bilenler melankoliklerdir. Daha doğru bir deyişle, kendini hiç kimsenin yapmadığı ölçüde melankoliklerin incelemesine açan, dünyanın ta kendisidir. Nesneler ne kadar cansız olurlarsa, onlar üzerinde düşünen zihin de o kadar güçlü ve yaratıcı olur.”

Sanat dediğimiz olgu; dünyanın işleyişinden, haksızlıklardan, kayıplardan rahatsız olmuş mutsuz zihinlerin dünyaya verdiği cevaplardır ve sanat olmadan dünya bir taş parçasından başka bir şey değildir. İşte tam da bu yüzden dünyayı yaşanılır kılmak, yaşam estetiğini arttırmak, kopup geldiğimiz gerçek dünyanın özlemini giderebilmek için mutsuzluğa ve onun ortaya koyduğu sanata ihtiyacımız var. Bırakın birileri de mutsuz olsun.

***

Kaç gündür yol yürüyorum, bilmiyorum. Hatıralarla dolu çantam yürüdükçe ağırlaşıyor. Kışın içerisindeyim, zihnim bulanıyor, gözlerim bazen kararıyor. Bazen değil, gözlerim sık sık kararıyor ve bunun ne demek olduğunu ikimiz de çok iyi biliyoruz.

Biraz daha güç ver bana Allah’ım, evime dönebilmek, yolumu bulabilmek, o halının üzerinde uyuyabilmek için biraz daha güç ve baht açıklığı ver bana. Söz, gördüklerimi kimseye anlatmayacağım. Kimseye.

Söz.

5 Yorum

  1. İlknur Işık 12 Ocak 2026 at 13:49

    nasıl güzel bir yazı. su gibi. iyi ki bu site var Gökhan bey.

    Cevapla
  2. Fatma Saldıran 12 Ocak 2026 at 21:48

    Hz. Yusuf Peygamber’i kuyudan kurtaran,
    Hz. Yunus Peygamber’i balığın karnından kurtaran ve Hz. İbrahim Peygamber’i ateşten kurtaran Rabbim, sizi de tüm kederlerinizden selâmete ulaştırsın.

    Rabbim, hayalini kurduğunuz pek çok şeye “çok şükür oldu” sevinci yaşatsın.

    Allah var, bizler varız ve siz yalnız değilsiniz.

    Cevapla
  3. Havva S. Arslan 13 Ocak 2026 at 02:25

    Öncelikle kaleminize sağlık hocam. Yine ahvâle tercüman olmuşsunuz. “Her imkan bir imtihan, her imtihan bir imkandır.” demiş bir devlet büyüğümüz. Ve “İsrafı olmayan tek şey iyiliktir.” yazmış bir eğitimci ve pek çok eserinin yanında ‘İyilik Timi’ diye de bir kitap yazmış. Bir arkadaşım belediyenin ilanını beğendiğimi görünce ney kursuna davet etmişti geçen sene, kendi kendime çabalayıp bıraktığım yerden (Lamekan şiiri dinleyip efkarlandığım zamanlar) değil, sıfırdan başladım. Zihnimin ve ellerimin hâlâ yeni beceriler edinebildiğini görmekti amacım. Bir süre sonra epey ilerlemiştim ki farklı gelişmeler oldu ve ara verdim. İlk fırsatta belki yine sıfırdan, ama döneceğim inşallah. Bunun gibi ümitler bizi ayakta tutmuyor mu? Tevafuklara inanmak gerek. Ve bugün fark ettiğim bir gerçek, (siz psikologlar bunu iyi biliyorsunuzdur) içimizdeki zorbaya dur demek de, içimizdeki iyiye cesaret vermek de bizim elimizde. Hayırla kalınız.

    Cevapla
  4. Dilek BABACAN 13 Ocak 2026 at 12:49

    Bavulunuzdaki hikayeleri geride bırakmamanız çok anlaşılır.
    Bazı acılar kapanmaz; sadece özenle katlanır ve yanımıza alınır .
    Onlar insanı yavaşlatmaz, derinleştirir..
    Aslında eve vardığınızda ne yapacağınızı bilmemek de bu sürecin bir parçası.
    Bazıları eve varır, bazıları ise ev olmayı öğrenir.. Siz ikinciye daha yakın duruyorsunuz ✨

    Cevapla
  5. Birsen Bağcı 13 Ocak 2026 at 14:18

    “Mutsuzum ama hayatımdan fazlasıyla da memnunum.” bunu söyleyebilme cesaretine sahip ve kendilik bilincine ermiş veya erdirilmiş yürekleri seviyorum ve hayranlık duyuyorum… Tam olarak böyle hissediyorum, diyebilmenin bile tribünler ne der düşüncesinden paçasını kurtaramadığı bu zamanlarda birilerinin çıkıp açık yürekle söylenmesi gerekenleri söylemesine dünyanın ihtiyacı var… Kim ne der düşüncesinden sıyrılmaya belki de…

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir