Hakikat Işığında Medeniyet Arayışı: Barbar, Modern, Medenî

Toplumu hem zihnen hem de bedenen ayakta tutan unsurların başında düşünce gelir. İnsan düşündükçe, bir düşünce ile karşı karşıya gelip fikir yürüttükçe ve bu düşünme deneyiminden sonra bir eyleme geçtikçe, insan olmanın temel esaslarından birini yerine getirerek kendi iradesiyle hayata karışır ve varlığını sürdürür. Bazen bilinçli bazen de bilinçsiz olarak yürüttüğümüz bu süreç doğrudan kişinin mutluluğunu, refah düzeyini, geleceğini ve hatta geçmişini şekillendirir. Çünkü insan düşündükçe var olur, düşünme biçimleri ile varlığını koruyarak bir dünya inşa eder. Fakat burada çok temel bir problem ve ile karşılaşırız: İnsan düşünür ama neyi?

Fazla uzağa gitmeden bir zihin muhasebesi yapalım: Şu an ne düşünüyorum, dün neyi düşündüm ve tahmini olarak yarın neyi düşüneceğim? Bu sorulara verilecek cevapların toplum genelinde üç aşağı beş yukarı aynı olacaktır; doların yükselişiyle beraber gittikçe zorlaşan geçim derdi, gelecek kaygısı, ikili ilişkilerde yaşanılan güçlükler, iş yaşantısı, o gün sosyal medyada gördüğümüz bir video, dilimize dolanan basit bir şarkı, faturalar, yerel seçimler ve adım atacak yer kalmayan şehirlerde hayatta kalabilme telaşı.

Tam bu noktada Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlayalım, bu hiyerarşi temel ihtiyaçlar (eksiklik ihtiyaçları) ve üst düzey ihtiyaçlar (gelişim ihtiyaçları) olarak 2 gruba ayrılır. İlk grupta; fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyacı, ait olma-sevme-sevilme ihtiyacı ve saygı-saygınlık ihtiyacı yer alırken ikinci grupta; bilme-anlama ihtiyacı, estetik ihtiyacı ve nihayetinde de kendini gerçekleştirme ihtiyacı yer alır. ‘’İnsan düşünür ama neyi?’’ sorusunu bu bağlamda ele alırsak varacağımız nokta insanın düşündüğü şeyin öncelikli olarak temel ihtiyaçları olduğudur. Ne yazık ki içinde bulunduğumuz şartlar ve ortam (maddi, manevi) bizi ilk basamakta fazlasıyla oyalamakta, ikinci basamağa geçişimizi geciktirmektedir. Sözgelimi o ay kirasını ödeyemeyen bir aile babasının veyahut zihni ve bedeni bütünüyle teknolojik aletlerle istila edilmiş üniversiteli gencin düşünme deneyimleri birbirinden farklı olmayacaktır, öncelikli hedefleri ya da hedef olarak önlerine konulan idealleri ilk basamağa ait ihtiyaçların farklı türevleri olacaktır.

Varlığımız ile ilgili esas soruları soramayıp belirli bir kısır döngü içerisinde dönüp durmamızın nedeni elbette ki sadece ekonomik parametreler değil. Bu durumun en büyük sebeplerinden birisi düşünce dünyamızı işgal etmiş bozguncuların despot tavırlarıdır. Sinemada, edebiyatta, felsefede ve hayatın birçok alanında hüküm süren niteliksizlik,  toplumun düşünme becerilerini körelterek kendi zorba imparatorluklarının köksüz fikirlerini bizim tercihimizmiş gibi kabul ettiriyor. Zihnimizi zapt eden bu fikir kuraklığı bizi hakikatten uzaklaştırarak kendi belirlediği plastik gerçekleri önümüze sürüyor.

Bugün kendini yetiştirmek ve geliştirmek isteyen, fikrî bir derinlik arayışına giren meraklı zihinlerin, temiz ve ahlaklı gençlerin karşısına çıkartıp tanıştırabileceğimiz; yüzeysel ve hamasi söylemlerden uzak, nitelikten çok niceliğe önem veren, zihni ve kalbi bu memlekete ait eserlerin ve kişilerin varlığına büyük bir ihtiyaç hissetmekteyiz.  Sosyal, ekonomik, ruhsal ve düşünsel dünyamızı saran ve kabul gören bu sıradanlığı zihinlerden ve yaşantılardan söküp atmanın tek yolu hakikati, madde ve mânâ süzgecinden geçirip bize aktaran isimlerin ve eserlerin ön plana çıkmasıdır. Bu hareketle beraber düşünce dünyamızın sınırları adım adım genişleyecek, karanlıkta kalmış ya da yeterince anlaşılamamış bireysel ve toplumsal yolculuğumuz daha güçlü ve kendinden emin bir yöntemle hatırlanarak tasnif edilecek ve yeni bir anlam hüviyetine bürünecektir.

Doç. Dr. İbrahim Kalın bu anlam ve düşünce arayışının şüphesiz ki ülkemizdeki en büyük ve çalışkan isimlerinden biri haline gelmiştir. İslâm ve  Batı (İSAM Yay., 2007), Akıl ve Erdem: Türkiye’nin Toplumsal Muhayyilesi (Küre Yay., 2013), Varlık ve İdrak: Molla Sadrâ’nın Bilgi Tasavvuru (Klasik Yay., 2015), Ben, Öteki ve Ötesi: İslâm-Batı İlişkileri Tarihine Giriş (İnsan Yay., 2016), John Esposito ile hazırladığı İslamofobi 21. Yüzyılda Çoğulculuk Sorunu (İnsan Yay., 2015) gibi eserleri ile Türk ve İslâm fikriyatına büyük katkılar sunan İbrahim Kalın son olarak Barbar, Modern, Medenî (İnsan Yay., 2018) isimli kitabıyla okurlarını selamlayıp kitabın adında zikredilen kavramların büyük bir ustalıkla izini sürüyor. Medeniyet ve Modernite, Sömürge Aracı Olarak Medeniyet, İslam Medeniyeti ve Bilgi Tasavvuru gibi ilgi çekici toplam on bölümden oluşan kitapta her bir başlığıyla okuyucularına yeni bir pencere açıp farklı okuma önerileri ve biçimleri sunan Sayın Kalın, Batı’nın tarihe ve zihinlere gururla kazıdığı o büyük anlatıların arka planını detaylı bir şekilde okurlarıyla paylaşarak madalyonun karanlık yüzünü bizlere gösteriyor.

Modernliğin gölgesi

Kitap; barbarlık, modernlik ve medeniyeti bütünüyle açıklayan, tüm bu kavramların ve anlatılmak istenenlerin özetini çıkartan iki kesit ile başlıyor. İlk kesit 2018 yılında yapılan bir televizyon haberinden. Brezilya’nın Amazon ormanlarında araştırma yapan bilim insanları, dış dünyayla irtibatı olmayan, medeniyetten uzak, teknoloji kullanmayan ilkel bir kabileyi tespit eder. İHA ile yapılan çekimlere göre kabile ok ve yay kullanabilmekte. Fakat dış dünyadan korktukları için kimseyle temas kurmazlar. Haberin içeriğine göre dünyada bu türden yüz kadar kabile kalmış. Bu türden kasıt; medeniyetten uzak, teknolojiyi kullanmayan, ilkel ama ok ve yay kullanma becerisine sahip ve dış dünyadan korkan yüz kadar kabile. Haberin son cümlesi ise şöyle: ‘’Geçen yıl altın madencileri bu kabilenin on kadar üyesini öldürmüştü.’’ İşte teknolojiyi iyi kullanan modern insanın aldığı tavır bu: Altın için insan öldürmek.

Kitaptaki ikinci kesit ile Kavafis’in o meşhur şiirinden: Bir zamanlar uzak bir ülkede devlet daireleri ve dükkânlar kapanmış, insanlar şehrin girişinde toplanmış, hatta imparator bile tacını takarak şehrin kapısına kadar gelmiştir. Ahali panik içindedir: ‘’Barbarlar geliyor!’’ söylentisinin yayıldığı andan itibaren aheste hayatlarının olağan akışı alt-üst olmuş, lâf-u güzâf kenara konmuş, herkes tedirgin bir ruh haline bürünmüştür. Barbarların kim olduğu, nereden ve ne zaman geleceği ise tam bir muammadır. ‘’Barbarları bekleyen’’ imparatorluk, savaş moduna girmiş, olağanüstü tedbirler almıştır. Ülke, muhtemel bir saldırıya karşı hazır görünse de bu belirsizlik herkesi huzursuz etmektedir. Nihayet akşam olur fakat barbarlar bir türlü gelmez. Ülkenin sınırlarına kadar giden ulaklar, barbar diye birilerinin olmadığını haber verir. Şair Kavafis bu haber karşısındaki şaşkınlığını ve hayal kırıklığını şu dizelerle anlatır: ‘’Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan? / Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.’’ Barbarların gelmeyeceğini ve aslında hiç olmadıklarını duyunca sevinmesi gereken halk bu habere neden üzülür peki? Çünkü barbarların korkusu ile bastırmış oldukları ülke sorunları, benlik sorunları yeniden gün yüzüne çıkar, yüzleşmekten korktukları tüm problemler ve soru işaretleri gerçek açık ve yalın bir biçimde yeniden belirir.

Modern silahları ve teknolojik aletleri olmadığı için ilkel ve medeniyetten uzak görülen insanlara ya da bir tehdit olarak sürekli anlatılan ve bir gün kapımıza dayanacakları korkusuyla gündemimizden hiç düşmeyen barbarlara karşı Batı’nın tavrı hep aynı oldu. Bu konuyla alakalı İbrahim Kalın’ın şu sözleri oldukça önemli: ‘’Muhayyel bir öteki, uzaktaki bir düşman, mutasavver bir barbarlar güruhu üzerinden kendini ‘’medenî’’ olarak tanımlamak sorunları çözmez, tersine derinleştirir. Kendini medenî hissetmek için herkesi barbar görmek, medeniyet kurma imkânı vermez. Düşmana karşı elbette tedbir alınır, amansızca mücadele edilir. Ama olmayan bir düşman üzerinden üretilen korkular, sadece kimlik krizine götürür’’ (s. 8). Dünya üzerinde hüküm süren zorbalığın en büyük nedeni de işte bu kimlik krizi. Kendi problemleriyle yüzleşmemek, iktidar sahalarını genişletmek ve sözde medeniyetin gelişimine katkı sunmak için sürekli olarak bir barbarlar topluluğu icat eden Batı, medeniyet çatısı altında yürüttüğü bu savaşın en büyük kaybedeni olacaktır.

İbrahim Kalın’a göre adab-ı muaşeretten şehir hayatına, mimariden hukuka, davranış biçimlerinden müziğe, sanat ve zanaatten mutfak kültürüne kadar her alana dokunan bir kavram olarak medeniyet, son iki asırdır gündemden düşmeyen, farklı tanım ve kullanımlara konu olan ve bir o kadar da örselenen ve tüketilen bir kavram haline gelmiştir. Savaş çıkartmak isteyenler de barış yapmak isteyenler de aynı kelime üzerinden teoriler, stratejiler, söylemler, politikalar üretebiliyorlar.  Medeniyet gibi çok katmanlı ve merkezî bir kavramın siyasî polemiklere konu olması garip karşılanmamalı. İşte bu kitabın amacı da medeniyet kavramı hakkında konuşmak için belirli bir zihin berraklığı oluşturmak, geçmiş ve geleceği yorumlarken bu çok katmanlı yapı hakkında doğru bilgi sahibi olmaktır.

Barbar, Modern, Medenî’de medeniyet kavramı tarihi ve kavramsal olmak üzere iki ana düzlemde tahlil edilmekte. Öncelikli olarak kelimenin tarihi, siyasi ve toplumsal anlamları üzerinde durularak farklı kullanım alanlarına işaret ediliyor. İkinci olarak bir medeniyet tanımı yapıp bu tanımın dayandığı felsefi çerçeveyi temellendirmeye çalışan yazar bu noktada medeniyet düşüncesini, dünya görüşü ve varlık tasavvuru ile ilişkilendirerek bunların toplum ve tabiat için ifade ettiği anlamların izini sürüyor. Son olarak da bir medeniyet muhasebesi yapan yazar; hakim olan medeniyet fikrinin bizi anti-medeniyete götürdüğü görüşünü işleyerek alternatif medeniyet arayışları üzerinde duruyor.

Medeniyet üzerine bazı düşünceler

Medeniyet, içinde pek çok öğeyi barındıran geniş bir kavram olmakla birlikte zaman içerisinde farklı yaklaşımlarla farklı şekillerde tanımlanmıştır. Bu nedenle Braduel’in de anlatımıyla medeniyet bir doğru parçasını, veyahut kimyasal bir cismin tanımı kadar kolay olmamaktadır. Medeniyet kelimesi etimolojik kökenleri bakımından şehirli ya da şehre ait olan anlamlarında kullanılır. Latince kökeni ‘civilis’ yani şehirle ilgili olan kelimesinden türeyen medeniyet, İslam literatüründe ‘Medine’, Türk literatüründe ise ilk yerleşik hayata geçen ‘Uygur’ Türklerine referansla ‘medenileşmek’ ve ‘uygarlaşmak’ şeklinde türetilmiştir. 18. Yüzyıl itibari ile Fransa kaynaklı olarak kavram, ilerlemeyi ifade eden daha pozitif bir yaklaşım kazanarak barbarlığın karşısında gelişmiş olan toplumları ifade etmek adına hiyerarşik bir yapıda kullanılmaya başlanmıştır.

Sayın Kalın’a göre medeniyet maddî-fizikî dünyanın tanzim edilmesiyle yakından ilgilidir. Refah düzeyi, üretim, güvenlik, sosyal adalet, adil paylaşım gibi değerler, medeniyetin tamamlayıcı unsurlarıdır. Fakat medeniyet bunların toplamından daha fazla bir şeydir. Yazarımızın yaptığı tanıma göre medeniyet, kültür, âdet ve geleneklerin ötesinde, varlığa ilişkin tutum ve davranışlar bütününü ifade eder. Kültür formlarını ortaya çıkaran da medeniyetin dayandığı zihnî, ahlakî ve estetik ilkelerdir. Bu manada medeniyet, kültürün üzerinde ve ötesinde bir bilinç ve davranış biçimini ifade eder. Yine aynı sebebe binaen medeniyetler bir aidiyet duygusu ve kimlik inşa ederler. Bu aidiyet duygusu, medeniyetler-içi bir aile ilişkisine yol açabileceği gibi medeniyetler-arası farklılaşmalara da neden olabilir. Bazen aynı medeniyet mensupları arasında, o medeniyetin kurucu unsurlarına ilişkin keskin ve görüş ayrılıkları da olabilir. Medeniyetler statik değil, dinamik ve hayatiyet sahibi organik yapılar oldukları için zaman içinde köklü değişimlere de uğrayabilirler (s. 9). Kitap boyunca medeniyetin hareketli ve değiştirilebilir yapısına vurgu yapan Sayın Kalın; kültürel sınırların aşıldığı, kimliklerin aşındığı ve ‘’her şeyin buhar olup uçtuğu’’ bir devirde medeniyetin açıklayıcı bir çerçeve sunma imkânını hızla yitirdiğini söylüyor (s. 11). Tarih, toplum, medeniyet, gelenek ve hafıza gibi kavramların giderek anlamını yitirdiğini yahut yeni anlamlar kazandığını söyleyen İbrahim Kalın, modern ve post-modern durumların ortaya çıkardığı ve beslediği sanal gerçeklik, Baudrillard ve Eco’nun ‘’hiper-realite’’ dediği durumları, haz ve eğlence kültürü, yeni teknolojik imkânlar ve tüketim sistemleri, gerçekliği giderek daha plastik, yapay, elastik, kurgusal ve her an ve her şekilde müdahale edilebilir bir nesne haline getirildiğinin altını çiziyor (s. 12).

Artık ekrandaki  görüntünün, gerçekliğin kendisi değil, onun bir temsili olduğunu bildiğimiz halde gerçeklikten bu kopuşu artık normal ve olağan bir durum olarak gördüğümüzü söyleyen yazarın şu cümlesi körelmiş yaşantılarımızın bir özeti gibi: ‘’Çocuklarımız gerçek hayatta bir kedi, köpek yahut kuş görmeden önce onların ekrandaki sanal imajlarıyla tanışıyorlar. Fakat asıl tehlikeli olan, bu sanal ve hayalî ekran ontolojisinin giderek varlık tasavvurumuzun tamamını kuşatması ve şekillendirmesidir’’ (s. 12).

Barbar, Modern, Medenî’de zihnimize toptan kabullerle yerleşmiş ve kusurlu birçok yönü bulunan kavramların yeniden şekillenmesi ve son derece temiz bir dille tanımlanması okurlar için büyük  bir şans. Bazı bölümlerde değindiği ve berrak bir şekilde yansıttığı medeniyet kavramının yazar için büyük bir anlam ifade ettiğini kolaylıkla anlıyoruz. Sayın Kalın’a göre barbarlığın karşıtı olan medenîlik, insanî-hukukî-ahlakî ve davranışları ifade ederken, medeniyet bunların sonucunda ortaya çıkan fikrî, fizikî, siyasî ve ekonomik düzeni ifade eder. Bilimsel-teknolojik imkânlara dayalı olarak kurulan yapıların medeniyet adını hak edebilmesi için aklî, insanî ve ahlakî açılardan medenilik vasfına kavuşmuş olması gerekir. Soyut ve genel bir kavram olarak medeniyetin temeli medenî olmaktır. Birey ve toplum medenî olduğunda, kurdukları düzen de medeniyet adını verdiğimiz büyük yapıyı ortaya çıkartır. Bir başka ifadeyle medeniyet, ancak bireyler ve toplumlar yapıp ettiklerinde, birbirleriyle ilişkilerinde ve evrenle olan münasebetlerinde medenî, ahlakî ve insanî bir tutum içinde oldukları zaman anlamlı ve mümkün hale gelir. Dolayısıyla genel olarak medeniyet başlığı altında ele aldığımız somut kültür ve sanat eserleri, teknolojik birikim, büyük yapılar vs. kendi başlarına medeniyetin ölçütü olamazlar. Bunlar olsa olsa bir toplumun belli bir dönemde elde ettiği maddî zenginliği, refah seviyesini, teknik sofistikasyonu ve izafî üstünlüğü ifade eder. Buna mukabil medeniyeti ortaya çıkaran medenilik hali, daha temel ve kalıcı bir niteliktir. Elindeki ekonomik ve teknolojik gücü medeniyet ve ilerleme adına barbarlık yapmak için kullanan toplumların tarihte pek çok örneği mevcuttur (s. 29).

Ekonomik ve teknolojik imkânsızlık ile barbarlık arasında doğrusal bir bağlantı olmadığını söyleyen Sayın Kalın tam tersine, yok etme kapasitesini arttıran toplumların barbarlığa sıkça meylettiğini söyler. Nazi Almanya’sında işlenen korkunç Holokost soykırımının bunun tipik bir örneği olduğunu ifade eder ve milyonlarca insanın sadece Yahudi olduğu için hunharca katledilmesi, Avrupa-modernite tarihinde istisnaî bir sapma mıdır yoksa modern teknolojik medeniyetin ve onu üreten zihniyetin kaçınılmaz bir sonucu mudur? sorusunu sorarak faydalı bir tartışma yürütür. Bauman’ın dikkat çektiği modern medeniyet, Holokost’un yeter şartı olmayabilir fakat şüphesiz gerek şartıdır. Ona göre ’’Holokost’u düşünebilir bir ihtimal haline getiren, modern medeniyetin rasyonel dünyasıydı’’1

Bu hususta İbrahim Kalın, Holokost ve diğer modern katliamların zorunlu sonucu olarak görülmeyebileceğini söyler. Fakat soykırım ve benzeri cinayetlerin modern medeniyetin bilkuvve halindeki ihtimallerinden biri olarak tahlil edilmesinin kaçınılmaz olacağını ifade eder. Zira büyük kitlesel katliamlar ve bunların fikrî-siyasî çerçevesi ve uygulama mekanizmalarının ancak araçsal aklın sunduğu zihniyet kalıpları ve pratik araçlar sayesinde mümkün olabileceğini ifade eder ve ekler: ‘’Modernitenin ortaya çıkardığı araçsal rasyonalite, hedefin mana ve sonuçlarını sorgulamaz; ancak o hedefe ulaşmak için izlenmesi gereken yolları belirler. Holokost ve Bosna soykırımı gibi hadiseler, bunun ürkütücü boyutlarını ortaya koyar. Aynı sorun, bir başka şekilde Filistin meselesinde de karşımıza çıkar. Filistin halkını yok etmek ve işgali meşrulaştırmak için işlenen hukukî ve ahlakî suçlar, modern barbarlığın hazin örneklerinden biridir. Şiddeti, barbarlığı, baskı ve tahakkümü sistematik bir unsur haline getiren modern mekanizmaların aynı yahut benzer sonuçlar üretmesi mukadderdir’’ (s.30).

İlerleme İllüzyonu

Manevi ve tinsel bir anlamda kullanılan medeniyet kavramı 18. yüzyıldan itibaren kazandığı yeni anlamlarla birlikte şehirli olma kültürünü bir ilerleme şeklinde anlatmaya başlamıştır. Kaba, işlenmemiş barbar toplumlardan daha gelişmiş medeni toplumlara bir ilerlemeyi belirten kavram, insanlığı bir bütün şeklinde ele alarak tek bir medeniyet ve ilerleme çizgisine oturtmuştur2. 19. Yüzyıl başlarına gelindiğinde ise etnografik ve tarihsel bir bakışla ilerlemeci anlayışın karşısında bir şekilde incelenmeye başlanmıştır. Buna göre tek ve üstün bir medeniyet tanımlamasından ziyade zaman ve mekân içerisinde anlam kazanan bir oluşum olarak uygarlık ya da medeniyet çoğul bir yapıyla 18. Yüzyılda yüklenen hiyerarşik yapısının aksine eş yapılar olarak inceleme konusu olmuştur.

Avrupa düşünce tarihindeki gelişmeler ve tarihsel süreç içerinde incelendiğinde iki farklı yaklaşım ön plana çıkar ve önem kazanır. Bir gelişmişlik ifadesi olarak kullanılan ilk anlamı ve sonraki dönemlerde kullanılan değerlerden arındırılmış daha etnografik bir yapıda olan ikinci anlamıdır. Bu tanımları şekillendiren süreçler ise; Aydınlanma ile birlikte güçlenmeye başlayan linear ya da çizgisel tarih anlayışı ve Aydınlanmanın tekçi anlayışına bir eleştiri getirerek Aristoteles düşüncesine de bir geri dönüş içeren ve kavramı daha çoğul bir yapıda alan döngüsel tarih anlayışıdır. İlerlemeci ya da linear tarih anlayışı medeniyeti, toplumun ulaşması gereken bir erek ve nihai nokta olarak tanımlanır. Bu düşünceye göre toplumların farklılıkları göz ardı edilerek tek bir medeniyete ulaşma amacı Batı medeniyetini son nokta olarak tanımlamıştır. Bu tekçi yaklaşımın aksine döngüsel tarih anlayışı kapsamında ise tarihsel yapılar ve olaylar bir çember olacak şekilde devam etmektedir. Her yapı doğum, gelişme ve yok olma ya da ölme sürecini yaşamaktadır.  Döngünün sonu ilerlemeci anlayışın belirttiği bir nihai noktayı ifade etmenin aksine yeni başlangıca tekabül etmektedir. Tarih içerisinde her medeniyet kendi döngüsü içerisinde farklı etmenlerle kurulmakta ve yok olmaktadır. Bu bağlamda, tek yüksek bir Batı medeniyetinin aksine nötr bir kavram olarak birden çok medeniyetin varlığı bu dönemle birlikte anlam kazanmıştır.3

İlerlemeci anlayışın temellerinin atıldığı Aydınlanmacı düşünce penceresinden bakıldığında bu tekçi evrensel anlayışın merkezinde Avrupa yer almaktadır. Bu durumda Avrupa Kantcıl bir tanımla yüklediği ahlakî ödev gereğince diğer ‘medeni olmayan’ ülkeleri medeniyet standartları çerçevesinde dönüştürmeli ve şekillendirmelidir. Bu noktada Batı toplumlarının üzerindeki bir ödev ya da görev olan bu dönüştürme hareketi Aydınlanma ile birlikte medeniyete yüklenen pozitif anlamı pekiştirerek, evrensel tarih anlayışı çerçevesinde gelişen tekçi bir anlayışı doğurmaktadır. Batı ahlakî bir dünya düzeni adına yine aydınlanmanın kavramlarından olan ‘tek doğru’ yaklaşımı ile medeniyete bir medenileştirme projesi anlamını yükler.

Modernitenin en güçlü fikirlerinden biri olan ilerleme kavramının temel iki kaziyesi: Bugünün geçmişten, geleceğin ise bugünden ‘daha iyi’ olacağı inancı ve ilerlemenin ‘geri çevrilemez’ olduğu ilkelerine karşı İbrahim Kalın ‘iyi’ kavramının ne olduğunu sorgular. Sayın Kalın’a göre; maddî, teknik ve teknolojik manada gelişme, ilerlemenin ayırt edici özellikleri olarak takdim edilir. İnsanlık tarihinde birikime dayalı bir ilerleme, büyüme ve genişlemenin olması kaçınılmazdır. Nüfus artışıyla beraber insanlar, özel bir çaba göstermeseler bile, daha önceki toplumlara göre çok daha fazla üretmek ve tüketmek zorundadırlar. Bunun en doğal ve kaçınılmaz sonucu, farklı alanlarda ortaya çıkan genişleme ve büyümedir. Fakat ilerleme fikrinin merkezinde yer alan ‘’iyi’’ kavramına sadece bu düzeyde yapılacak bir analiz ile ulaşamayız. Zira modern manada ilerleme düşüncesi, teknik ve teknolojik imkânların kümülatif bir şekilde artmasından daha fazlasını ifade etmektedir. Burada daha niteliksel ve esasa ilişkin bir süreç söz konusudur. Aydınlanma düşüncesiyle dramatik bir mahiyet kazanan ilerleme fikri akletme, tefekkür, bilimsel ve sanatsal üretim, siyasî düzen, hukuk fikri ve ahlak normları gibi alanlarda insanlığın bir bütün olarak önceki çağlardan daha iyi ve mükemmel bir düzeyde olduğu inancına dayanır. Bu ilerlemenin önceden belirlenmiş bir ideale yahut ilkeler manzumesine doğru olup olmadığı konusu ise muğlak kalmaktadır. Her hâlükârda daha iyiye doğru yüründüğü inancı, seküler-hümanist ilerleme fikrinin temel kuralıdır (s. 50).

İlerlemeci tarih anlayışının tek medeniyet öngören bir varış noktası düşüncesinin aksine, döngüsel tarih anlayışı, tarihsel sürecin varacağı bir nokta olması fikrine karşı çıkmaktadır. Ona göre, tarih farklı medeniyetlerin içerisinde yer aldığı ve varacağı bir nokta olmadan son-başlangıç döngüsünde ilerleyen bir yapıya sahiptir. Batı’nın sahip olduğu evrensel medeniyete ulaşma ve ulaştırma fikri de bununla birlikte eleştirilir. Döngüsel anlayışa göre medeniyetler süreç içerisinde doğup, gelişip, yok olmaktadırlar. Bu durumda medeniyet kavramı, ulaşılması gereken bir erek olmaktan çıkarak süreç içerisinde zaman ve mekan gibi farklı etmenlere bağlı olarak değişiklik gösteren çoğul eş yapıları ifade etmektedir. İlerlemeci anlayışın yansıttığı evrensel tarih anlayışının aksine, döngüsel bakış açısı medeniyeti nötr bir kavram olarak yapılar ya da bir süreç şeklinde betimler.

İbn Haldun, en küçük toplumsal birimden devlete kadar olan çeşitli toplum birimlerinden bahsettiği Umran İlminde, toplumların canlı birer organizma gibi bir döngü içerisinde bulunduğundan bahseder. Buna göre doğma, büyüme, gelişme, çözülme ve yok oluş her toplumsal organizmanın kaderidir. Haldun’a göre, her toplum kendi içerisinde kendine ait döngüsel düzenini yaşamaktadır. Bu döngü içerisinde ise ortak duyu ve bilince tekabül eden ve toplumlara ait olan asabiye kavramı meydana gelir. Daha açık olarak, asabiye kolektif şuurdan doğan birlikte hareket etme anlayışıdır. Zaman, mekan ve kavimlere göre değişiklik gösteren kavram, nihai ve üstün bir kültür tanımından ziyade çoğul bir anlamla doğum ölüm çizgisinde yer almaktadır. Bu durumda, tüm insanlık için tek bir süreçten söz edilemezken; toplumlar ya da uygarlıklar farklı zamanlar içerisinde kendi döngülerini yaşarlar.4 Ereksel anlayışın aksine medeniyeti ‘Umran’ kavramı içerisinde bir yapı olarak alan Haldun’a göre, medeniyet sadece şehirli kültürü olan Hadirilik ile eş bir kavram olmamakla birlikte, hem kırsal alan ait Bedevilik hem de yerleşik ve şehirli kültürü olarak adlandırdığı Hadirilik içerisinde yer almaktadır. Ona göre çoğul bir yapıya sahip olarak hem Bedevi hem de Hadiri olmak üzere iki tür Umran vardır. Bu çerçevede, iktisadi süreçlerin belirleyiciliği üzerinde duran Haldun, iktisadın cemiyetler ve kavimler arasında görülen farklılıkların kaynağı olduğu belirtir. Başka bir ifade ile bir yapı olarak medeniyet toplumların içerisinde bulunduğu iktisadi şartlara ve geçimlerini sağladıkları yollara göre inşa olmaktadır. Bedevilikten, Hadiriliğe geçiş aşamasında da yine iktisadi şartlar önemli rol oynamaktadır.5 Haldun, ilerlemeci anlayışın pozitif medeniyet yaklaşımının aksine medeniyeti çoğul ve nötr bir kavrayışla döngüsel tarih içerisinde ele almıştır.

Tam bu noktada kitabın belki de en önemli noktalarından birine varıyoruz. İbrahim Kalın, doğrusal ve döngüsel tarih anlayışıyla alakalı zihinler de en ufak bir soru işaretine dahi mahal vermeyecek açıklamalar yapıyor. Sayın Kalın’a göre geleneksel toplumlar, insanların yönelmesi gereken bir idealin olduğunu fakat bunun belirsiz bir gelecekte değil, yaşanmış geçmişte olduğuna inanmaktaydılar. Bu ‘’geçmiş’’, Yahudiler için Hz. Musa (a.s.), Hıristiyanlar için Hz. İsa (a.s.) Müslümanlar için Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yaşadığı dönemdir. Bütün altın çağların özelliği, belli bir zaman diliminde yaşanmış olmasına rağmen, tarih ile mukayyet olmaması ve zaman-üstü arketipsel bir durumu temsil etmesidir. Örneğin Hz. Muhammed’in Arap Yarımadası’nda 6. ve 7. Yüzyıllarda yaşadığı, tarihî bir vakıadır. O’nun hayatının diğer bütün detayları da bu manada tarih araştırmalarının konusudur. Fakat hayatının detaylarını anlamlı kılan, O’nun ilahî mesajı getirmiş olması, yani tarihsel analizin ötesinde zaman-üstü bir niteliğinin bulunmasıdır. Bir Müslüman için Hz. Muhammed’den ve O’nun döneminden daha ‘’iyi’’ bir zaman yoktur. Yine bu yüzden tarihî ve sosyolojik şartlar ne olursa olsun O’nun hayatı inananlar için ‘’en iyi örnek’’ (üsve-i hasene) olmaya devam edecektir. İslamî bir ahlak ve medeniyet tasavvurunun kriterleri mevcut halde yahut mutasavver bir gelecekte değil, vahyin ve nübüvvetin yön verdiği ‘’tarihî an’’da bulunur (s. 50).

İlerleme konusunda yapmış olduğu bu zihin açıcı tartışmalardan sonra Osmanlı aydınlarındaki medeniyet ve terakki düşüncesini Sayın Kalın’ın kendine has üslubu ile okuma şansına erişiyoruz. Avrupa toplumlarının ekonomik ve askerî gücünü kabul eden Osmanlı düşünürlerinin kâhir ekseriyetinin, bunu bir ahlak ve maneviyat üstünlüğü olarak görmediğini söyleyen Sayın Kalın, tersine, ‘’garp medeniyeti’’nin maddî alandaki terakkisini, onun ahlak, maneviyat ve insaniyet alanlarındaki eş-zamanlı çöküşünün bir sonucu ve maliyeti olarak telakki ettiklerini aktarır. Bu düşünceye göre madde ile mana, dünyevî zenginlik ile iman ve ahlak arasındaki dengeyi kuramayan Batı, sadece materyalizm ve pozitivizm gibi akımların yükselmesine zemin hazırlamamış, aynı zamanda bütün insanlığın sonunu getirebilecek bir sürece de kapı açmıştır.

Batı’da ön plana çıkan teknolojik ve askerî üstünlüğe karşı insanlık ve maneviyata dayalı bir toplum ve dünya düzenini tartışan Osmanlı aydınları, içinde bulundukları durumu yok saymak yerine gerçek bir medeniyetin hangi özelliklere sahip olması ve bunun için neler yapılması gerektiğini tartışırlar. Örneğin; ‘’tek dişi kalmış canavar’’ diye tarif ettiği Batı medeniyetine bir emperyalizm projesi olarak şiddetle karşı çıkan Mehmet Akif Ersoy bile Avrupa’nın maddî terakkisini bir gerçek olarak kabul eder. Fakat ona göre, medeniyeti maddî-teknolojik üstünlüğe indirgemek, insanî bir medeniyet tasavvuruna ihanet etmek anlamına gelir: ‘’Avrupalıların ilimleri, irfanları, medeniyetteki, sanayideki terakkileri inkâr olur şey değildir. Ancak insaniyetlerini, insanlara karşı olan muamelelerini kendilerinin maddiyattaki bu terakkiler ile ölçmek katiyen doğru değildir. ‘’Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı. Fakat kendilerine asla inanmamalı, kapılmamalıdır.’’6 Bilim ve teknoloji ile ahlak ve kültür arasında bir ayrım yapan Mehmet Akif, Batılılaşmadan modernleşme projesini savunmuş fakat bu düşünce siyasi ve sosyal hayata bir türlü nüfuz edememiştir.

Yine bu dönemde Osmanlı aydınları İslamiyet’ten uzaklaşmadan medenî dünyanın eşit ve onurlu bir üyesi olmak istiyor ve her fırsatta geri kalmışlığın nedeninin İslamiyet olmadığını her fırsatta dile getiriyorlardı. Namık Kemal’in: ‘’İslamlığın ahkâm-ı siyasiyesinde mân-i terakki olacak bir şey yoktur.’’7 demesi temelde Müslümanların, İslam’ın hükümlerini terk ettikleri için geri kaldıklarını söylemesi, Ahmed Midhat Efendi’nin: ‘’…İslamiyet demek ruh-i medeniyet demek; medenî olmak için Müslüman olmak kâfidir’’8 sözleri dönemin ruhunu açık bir şekilde yansıtmaktadır.

Barbar kime denir?

Bugün dünyaya yön veren, bunu yaparken de sadece düşünceyi değil beraberinde de barbar olarak tanımladığı halklara karşı zorbalığı kullanan Batı, geçmişte de hep aynı çizgi üzerinde devam etmiş ve en büyük katliamlarını hep ilerleme, ıslah, dünya huzurunu sağlama maskesiyle yapmıştır. İbrahim Kalın’ın Barbar, Modern, Medenî’si  işte tüm bu iki yüzlülükleri açıkça ortaya koyarak ezilmiş ve yok sayılmış, kendini eksik hisseden toplumlar için büyük bir kuvvet noktası oluşturmaktadır. Kendi tarihlerinden utanan, sürekli geri kalmakla itham edilen, ‘’bizden artık bir şey olmaz’’ safsatasına inandırılmış gençlere asıl barbarlığın ve zalimliğin kaynağını açık bir şekilde gösteriyor Sayın Kalın.

Barbar kavramının doğuşu Kadim Yunanlıların kendileri gibi konuşmayan topluluklara verdikleri isimden gelir. Konuyla alakalı Yunan tarihçi Strabon (MÖ 64-MS 24) şunları söyler: ‘’Barbar sözcüğü ilk önce, sözcükleri zorlukla, kabaca ve boğuk sesle, ses benzerliği yaparak konuşan halk için söylemiştir. Buna dayanarak, ses benzerliği yaparak sözcükleri boğuk şekilde söyleyenlerin tümü barbar olarak adlandırılmıştır.  Yani bütün yabancı ırklar, Hellen olmayanlar demek istiyorum. Bu nedenle onlar, barbar sözcüğünü ilk önceleri, o insanlar sözcükleri boğuk ve kaba söylediğinden dolayı onlarla alay etmek için kullandılar ve sonra biz diğer bütün ırklarla Hellenler arasında mantıklı bir ayrım yapmak için, genel bir etnik deyim sözcüğü olarak kullandık.’’9 İnsanlarla kendileri gibi konuşamadıkları için aşağılayan ve dalga geçen bir medeniyet ve Sayın Kalın’ın aktardığı bir Aristoteles alıntısı: ‘’Münasip olan, Yunanlıların barbarlar üzerinde hüküm sürmesidir.’’10 Batı’nın dayandığı fikriyatın basit bir özeti bu sözler. Senin gibi olmayanla dalga geç ve gücün yetiyorsa da ele geçip köle gibi kullan.

Kadim Yunan’da işler böyleyken Roma İmparatorluğu da dünyayı bu gözlükle seyrediyordu. O büyük imparatorluk Roma kültürü dışında kalan pek çok şeye barbarlık olarak bakıp ortadan kaldırmaya çalışmıştı. Söz gelimi İkinci Roma-Yahudi Savaşı’nın başlaması. Roma İmparatoru Hadrianus Yahudi erkeklerin dinî bir vecibe olarak kabul ettiği sünnet olmayı, insan vücuduna bir hakaret olarak görür ve bunu barbarca bir eylem olarak adlandırıp yasaklar. Yahudilerin buna karşı çıkması ve üç yıl boyunca binlerce Yahudi’nin öldürülmesi, yüzlerce köyün ve kasabanın yakılarak dümdüz edilmesi.

Sünnet eylemini barbarlık olarak nitelendiren Roma’nın eğlence anlayışı ise dünya tarihine kara bir leke olarak yazılmıştır.

Rafine bir medeniyet ve yüksek bir kültür inşa ettiklerine inanan Romalıların, şiddet ve barbarlığı bir eğlence ve zevk objesi haline getiren gladyatör oyunlarına düşkünlükleri bilinmektedir. İnsanların canlı canlı yırtıcı ve ölümcül hayvanların kucağına atıldığı, birbirlerini öldürdüğü ve bunlar için alkışlandığı Roma’da arenaların en önemli işlevi Romalılara bu kan dökme zevkini yaşatmaktı. ‘’Chariot’’ adı verilen ve atların çektiği iki tekerlekli savaş arabaları da aynı amaç için kullanılmaktaydı. Bu arabaların kenarlarına monte edilen keskin bıçaklar, arenadaki insanları parçalamakta ve bu da büyük bir coşkuyla alkışlanmaktaydı. Yöneticiden tüccara, askerden sıradan vatandaşa herkesin katıldığı bu oyunlar, şehir hayatının en büyük sosyalleşme  ve eğlence konusuydu. 80 yılında açılan, Roma’daki ünlü Colosseum 50 bin kişilik bir arenaydı. Bu büyük kalabalığın önünde 3 bin gladyatörün savaştığı, 9 bin hayvanın öldüğü rivayet edilir.11

Bu barbarlık karşısında İbrahim Kalın’ın yaptığı okuma son derece önemli, şöyle sesleniyor bize Sayın Kalın: ‘’Bu oyunlar, bir zihniyetin tezahürü olarak mı yoksa bir dönemde ortaya çıkmış ve daha sonra kaybolmuş arızî bir durum olarak mı görülmeli? Bu soruya farklı şekillerde cevap vermek mümkün. Bizim konumuz açısından önemli olan husus, Roma İmparatorluğu’nun yüksek kültür, medenilik ve hukuk üzerine yaptığı vurgunun tersine bu ölüm ve vahşet oyunlarının yüceltilmesi ve şehir hayatının doğal bir parçası olarak görülmesidir. Arenada insanlar ve yırtıcı hayvanlar birbirlerini öldürürlerken tribünlerdeki kalabalıkların buna estetik bir anlam yüklemesi, muayyen bir zihin yapısından bağımsız ele alınamaz. Aynı şekilde bu ölüm kalım sahnelerini izleyen kalabalığın fahişelerle birlikte olmaktan tıka basa yemeye kadar her türlü yolu meşru görmesi de Roma’nın çöküş ve tefessüh kültürünün bir parçası olarak değerlendirilebilir… Başkasının ölümünü eğlence olarak gören, zevk ve işret peşinde koşan güruh, Roma’nın ihtişam ve sefaletinin aynadaki yansımasıdır (s. 70).

Bir öteki oluşturup üstünlük iddiasıyla bu ötekiyle mücadele eden, tüm tarihi boyunca insanları deri renkleri, kafa ölçüleri, konuşma biçimleri ve inançları sebebiyle sınıflara ayırıp bu insanların bedenlerini ve emeklerini vahşice sömüren Batı,  bugün bizlere barbar olduğumuzu ve ehlîleştirilmemiz görüşünü empoze etmekte.  Üstelik bunu, yaptıkları onlarca soykırım, ırkçılık faaliyetleri, kanlı eğlenceler, kurdukları insanat bahçeleri hiç yokmuş gibi yapmaktadırlar. Barbar, Modern, Medenî İbrahim Kalın’ın ifadesiyle: Özünde çatışmacı, dışlayıcı ve asimile edici bir medeniyet tasavvurunun barış, huzur ve istikrar üretmesinin mümkün olmadığını, gerçek bir medeniyet kurabilmek için, medeniyet adına ortaya atılan sahte kimlikleri, imajları ve barbarlıkları aşmak zorunda olduğumuzu ve bu çabayı da ancak muayyen bir dünya görüşü, varlık tasavvuru, bilgi anlayışı ve estetik duyuş ile sürdürüp temellendirebileceğimizi söylüyor.

Doğu’nun ve Batı’nın varlık düzeni ile kurduğu irtibat, Müslüman sanatçıların dünyayı yorumlayış şekli, sanatın amacı, suretin ve mananın tahlili, medeniyet anlayışında şehirlerin önemi, Farabi ve İbn Haldun’un şehir anlayışı gibi birçok önemli konuyu tahlil eden Barbar, Modern, Medenî çağımızın yüz akı ve başucu kitaplarından biri olarak yerini şimdiden almıştır. Umudumuz ve temennimiz bu güzel eserin daha çok insana ve coğrafyaya ulaşması, okunması ve anlaşılmasıdır.

 

Dipnotlar

1) Zygumun Bauman, Modernity and the Holocaust (Cambridge: Polity Press, 1989), 13.
2) Krishan Kumar, ‘The Return of Civilization- and of Toynbee’, Comparative Studies in Society and History (Cambridge University Press, 2014), 821.
3) Elif Bengi Akkuş, ‘’Bir Medeniyet Projesi Olarak Neoliberal Küreselleşme: Robert W. Cox’un Teorik Yaklaşımı’’ (Yüksek Lisans Tezi, Uludağ Üniversitesi, 2015), 7.
4) Doğan Özlem, Tarih Felsefesi (İstanbul: İnkılap Kitabevi, 2004), 41.;
5) İbn Haldun, Mukaddime, haz. Süleyman Uludağ (İstanbul: Dergah Yayınları, 2005), 102.
6) Mehmed Akif Ersoy, Sebîlürreşâd, 1339, 250.
7) Kâmuran Biranda, Aydınlanma Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri (Ankara: Son Havadis Matbaası, 1955), 43.
8) Mehmet Aydın, Siyasetin Aynasında Kültür ve Medeniyet (İstanbul: Kapı Yayınları, 2016), 383.
9) Strabon, Geographika (Antik Anadolu Coğrafyası), çev.Adnan Pekman (İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2012), 28.
10) Aristotle, Politics (Oxford: Oxford University Press, 1958), 1252 b4.
11) Keith Hopkins, ‘’Murderous Games: Gladiatorial Contests İn Ancient Rome’’, History Today, Vol 33 (6Haziran 1983).

Fotoğraf: twitter.com/ibrahimkalin_

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir