İyileşme Mecburiyeti

Her insan kendisini diğer insanlardan daha çok sevdiği halde neden kendi fikrine diğer insanlarınkinden daha az önem verir?

Irvin D. Yalom, Günübirlik Hayatlar


Geçmişte insan, başına gelen zorluklardan, hastalıklardan, çıkmazlardan kurtulmaya çalışırdı. Şimdi ise başına gelenleri doğru biçimde anlamlandırmak, yaşadığı her kırılmayı sınıflandırmak, geçmişiyle yüzleşmek, çocukluğunu çözmek, sınırlarını belirlemek ve bütün bunların sonunda daha güçlü bir benliğe ulaşmak zorunda hissediyor. Günümüzde acı çekmek yetmiyor artık, çektiğimiz acıyı iyi bir şekilde yönetmekle de sorumlu tutuluyoruz.

Bir ilişkinin ardından uzun süre toparlanamadığınızda yalnızca üzülmüş olmuyorsunuz. Bağlanma biçiminizi sorgulamanız, çocukluk yaralarınıza dönmeniz, neden böyle bir insanı seçtiğinizi anlamanız ve aynı hatayı bir daha yapmayacağınızı gösteren yeni bir bilinç düzeyine erişmeniz bekleniyor. Yorulduğunuzda dinlenmek yerine tükenmişliğinizin kökenini araştırmanız gerekiyor. Bir arkadaşınıza kırıldığınızda, kırgınlığınızın gerçekten o kişiye mi yoksa geçmişte görülmeyen çocuğa mı ait olduğunu düşünmeniz isteniyor. Her duygu, altında başka bir şey saklayan şifreli bir metne dönüşüyor.

Böylece insan yaşadığı hayatın öznesi olmaktan yavaş yavaş uzaklaşıp kendi iç dünyasının bitmek bilmeyen araştırmacısı hâline geliyor.

Elbette kişinin kendisini tanıması, geçmişiyle temas kurması ve tekrar eden davranış örüntülerini fark etmesi kıymetlidir. Psikoterapinin, insanın kendisiyle daha sahici bir ilişki kurabilmesi için açtığı alanı küçümsemek mümkün değildir. Mesele insanın kendisini anlamaya çalışması değil. Mesele, kendisini anlamanın bir mecburiyete dönüşmesi ve bu mecburiyetin yeni bir başarı ölçütü gibi sunulmasıdır.

Çağımızda insan yalnızca çalışmak, üretmek, başarmak ve görünür olmak zorunda değil. Aynı zamanda duygularını düzenlemeli, travmalarını çözmeli, sınır koymalı, öz şefkat geliştirmeli, kendisinin en iyi versiyonuna ulaşmalı ve bütün bunları mümkünse kimseye yük olmadan gerçekleştirmelidir. İdeal insan tanımı artık yalnızca sanatsal ve ekonomik anlamda üretken biri olmaktan çıktı; duygusal bakımdan da kendi kendine yeten, yaralarını hızla onaran ve ilişkilerinde daima doğru kararlar veren bir varlığa evrildi.

Bu beklenti, iyileşmeyi ruhsal bir süreç olmaktan çıkarıp performansa dönüştürür.

Performans toplumunda insanın yalnızca dış dünyadaki yeterliliği ölçülmez. İç dünyası da değerlendirmeye açılır. Ne kadar farkındasınız? Sınırlarınızı ne kadar iyi koruyorsunuz? Duygularınızı ne kadar sağlıklı ifade ediyorsunuz? Toksik insanları hayatınızdan çıkarabiliyor musunuz? Kendinizi seçebiliyor musunuz? Geçmişinizi geride bırakabildiniz mi?

Bu sorular ilk bakışta özgürleştirici görünür. İnsanı edilgenlikten kurtardığı, kendi hayatının sorumluluğunu almaya çağırdığı düşünülür. Yine de her özgürlük çağrısının içinde yeni bir zorunluluk saklanabilir. Kendi hayatının sorumluluğunu almakla, başına gelen her şeyden kendisini sorumlu tutmak arasında ince bir sınır vardır. Modern psikoloji dili bazen bu sınırı silikleştirir.

İnsan artık yalnızca terk edildiği için üzülmez. Terk edilecek bir ilişkiye neden girdiğini de kendisine sorar. Yalnızca incitildiği için öfkelenmez. Sınırlarını zamanında koruyamadığı için kendisini suçlar. Yalnızca bir kaybın yasını tutmaz, hâlâ yas tuttuğu için gelişemediğini düşünüp eksik de hisseder.

Böylece acının yanına ikinci bir acı eklenir. İnsan önce yaşadığı olay yüzünden incinir, sonra o olaydan yeterince çabuk çıkamadığı için kendisini yargılar.

Modern insan artık yalnızca acı çektiği için değil, acısını doğru şekilde yaşayamadığı için de kendisini suçluyor.

Bugün psikolojiye ait kavramların gündelik hayata bu kadar hızlı karışması tesadüf değildir. Travma, tetiklenme, narsisizm, toksik ilişki, manipülasyon, sınır ihlali ve bağlanma stili gibi kavramlar akademik ve klinik bağlamlarından çıkarılarak günlük ilişkilerin temel açıklama araçlarına dönüştü. İnsanlar birbirlerini artık yalnızca bencil, kaba, ilgisiz veya kararsız bulmuyor. Birbirlerine teşhis koyuyorlar.

Bu dilin kimi zaman koruyucu bir işlevi olduğu açık. İnsan daha önce adını koyamadığı bir davranışı tanıyabilir, yaşadığı ilişkinin zarar verici yanlarını fark edebilir ve kendisini koruyacak bir mesafe geliştirebilir. Ne var ki kavramların aşırı kullanımı, insan ilişkilerindeki belirsizliği ve karmaşıklığı azaltmak yerine ortadan kaldırmaya da başlayabilir.

Her benmerkezci davranış narsisizm değildir. Her anlaşmazlık manipülasyon değildir. Her üzüntü travma, her uzaklaşma sınır koyma, her sessizlik cezalandırma değildir. İnsan bazen kötü niyetli olduğu için değil, yetersiz olduğu için incitir. Bazen ne yapacağını bilemediği için susar. Bazen kendi acısına gömüldüğü için karşısındakini göremez. Bunlar yapılanı haklı çıkarmaz. Yine de insanı tek bir kavramın içine kapatmak, onu anlamak değildir.

Kavramlar çoğaldıkça merak azalabilir.

Bir insanı tanımak, ona isim vermekten daha zahmetlidir. Teşhis kesinlik sağlar. Oysa ilişki, belirsizliğe tahammül ister. Karşımızdaki kişinin hem iyi hem bencil, hem şefkatli hem korkak, hem yakın hem kaçınan biri olabileceğini kabul etmek kolay değildir. İnsan zihni çelişkiyi sevmez. Birini “toksik” ilan ettiğimizde onunla ilgili düşünme yükünden kurtuluruz. Bir ilişkiyi “travmatik bağ” olarak adlandırdığımızda, orada neden kaldığımızı kısmen açıklamış oluruz. Yine de bir şeyi adlandırmak, onu bütünüyle anlamak anlamına gelmez.

Üstelik insanın kendisini sürekli analiz etmesi de her zaman derinleştiği anlamına gelmez. Kimi zaman analiz, hissetmemek için kullanılan incelikli bir savunmaya dönüşür. İnsan üzüntüsünü yaşamak yerine üzüntüsü üzerine konuşur. Öfkesinin içinde kalmak yerine öfkesinin çocukluk kökenlerini araştırır. Bir kaybın sessizliğine dayanmak yerine ondan çıkaracağı dersi düşünür.

Sanki her acının sonunda mutlaka bir kazanım bulunmalıymış gibi davranıyoruz artık.

Oysa bazı acılar bizi geliştirmez. Bazı kayıplar daha bilge, daha güçlü veya daha olgun yapmaz. Bazı şeyler yalnızca eksiltir. İnsan, başına gelen her felaketi kişisel gelişim malzemesine dönüştürmek zorunda değildir. Acının insana bir şey öğretme ihtimali vardır ama her acıyı öğretmene çevirmek, çekilen ıstırabı küçümsemek olabilir.

Bir annenin kaybı, bir evliliğin sona ermesi, yıllarca verilen emeğin karşılıksız kalması veya güvenilen biri tarafından aldatılmak her zaman yeni ve güçlü bir benlik yaratmaz. Bazen insanın içindeki bazı ışıklar kapanır. Bazı sesler azalır. Bazı sevinçler eski berraklığına bir daha kavuşmaz.

İyileşmek, eski hâline dönmek değildir zaten. Belki insanın en büyük yanılgılarından biri budur. Başına kötü bir şey gelmeden önceki hâline yeniden kavuşabileceğini düşünür. Oysa büyük yaşantılar insanın ruhsal yapısına eklenmez, onu değiştirir. Kayıptan önceki kişiyle kayıptan sonraki kişi aynı değildir. Bu nedenle iyileşme çoğu zaman yaranın ortadan kalkması değil, insanın o yarayla birlikte yeni bir hayat kurabilmesidir.

Yara kapanabilir ama izi kalır. Bazen hava değiştiğinde sızlar. Bazen hiç beklenmedik bir anda insanın karşısına çıkar. Bir şarkının içinde, eski bir sokağın köşesinde, gece yarısı gelen anlamsız bir sıkıntıda kendisini hatırlatır. Bu, insanın iyileşemediğini göstermez. Ruhun da bir hafızası vardır. Bedenden farklı olarak nerede başladığı ve nerede bittiği kolayca görülemeyen bir hafıza.

Bugünün iyileşme söylemi ise insana geçmişini bütünüyle geride bırakabileceğini fısıldıyor. Yeterince farkındalık geliştirirse, doğru kitapları okursa, doğru insanları hayatından çıkarırsa ve kendisiyle yeterince çalışırsa kırılmalarından arınmış bir benliğe ulaşabileceğini söylüyor.

Bu vaat gerçekçi olmadığı gibi zalimcedir de.

Çünkü insan her şeye rağmen kırılgan bir varlıktır. Kendisini ne kadar tanırsa tanısın yeniden yanlış birine güvenebilir. Sınırlarını ne kadar iyi öğrenirse öğrensin sevdiği biri söz konusu olduğunda tereddüt edebilir. Çocukluğunu ne kadar anlamlandırırsa anlamlandırsın bazı korkuları yetişkin hayatında yeniden belirir. Terapiye gitmiş olmak insanı hayal kırıklığından, kayıptan veya kötü seçimlerden koruyan bir zırh değildir.

Psikolojik olgunluk, artık incinmemek değildir. İncindiğinde kendisini bütünüyle kaybetmemek ve kaybettiğinde yeniden bulabileceğine dair içinde küçük de olsa bir inanç taşıyabilmektir.

Belki de iyileşme hakkında daha az iddialı konuşmamız gerekiyor. İyileşmeyi tamamlanacak bir görev, geçilecek bir aşama veya ulaşılacak kusursuz bir ruhsal denge olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Bazı yaraların çözülmediğini, yalnızca hayatın içinde kendilerine daha sessiz bir yer bulduklarını kabul etmeliyiz.

İnsan her şeyin üstesinden gelemez. Bazı şeyleri içinde taşır. Bu taşıma hâli her zaman bir güçsüzlük değildir. Bazen insanın kendisine ve yaşadıklarına gösterdiği sadakattir. Unutmamak, takılı kalmak değildir her zaman. Bazı şeyleri geride bırakamamak, ilerleyememek anlamına gelmez. İnsan hem yürüyebilir hem de geçmişinden bir parçayı yanında taşıyabilir.

Belki bizi iyileştirecek olan, kendimizi sürekli düzeltmeye çalışmak değil, düzeltemediğimiz yanlarımızla daha insaflı bir ilişki kurmaktır.

Kendimizle bu kadar uğraşmanın bizi gerçekten kendimize yaklaştırıp yaklaştırmadığını sormalıyız. Her davranışımızın kökenini bulmak, her duygumuzu çözümlemek ve her kırılmamızdan anlam çıkarmak zorunda mıyız? Yoksa hayatın bir kısmı da açıklanamayan, tamamlanamayan ve insanın içinde sessizce taşınan şeylerden mi oluşuyor?

İnsan bir proje değildir. Bitirilmesi, geliştirilmesi, güncellenmesi ve daha iyi bir sürüme yükseltilmesi gereken bir ürün hiç değildir. İnsan bazen kararsız, bazen kırgın, bazen tutarsızdır. Bir gün koyduğu sınırı ertesi gün kaldırabilir. Affettiği bir şeye yeniden öfkelenebilir. Geride bıraktığını düşündüğü bir acıya yıllar sonra geri dönebilir.

Bunların hiçbiri başlı başına bir başarısızlık değildir.

İyileşmek düz bir çizgide ilerlemez. Ruhun yolu haritalara benzemez. Dönemeçleri, tekrarları, geri dönüşleri vardır. İnsan bazen iyileştiğini zannettiği yerde yeniden dağılır. Bazen de yıllardır çözemediği bir şeyin artık canını eskisi kadar yakmadığını sıradan bir günün içinde fark eder. Büyük bir aydınlanma yaşanmaz. Bir kapı açılmaz. Sadece yara, hayatın merkezinden biraz uzağa çekilmiştir.

Belki iyileşme tam olarak budur.

Acının bütünüyle ortadan kalkması değil, insanın hayatındaki tek gerçek olmaktan çıkmasıdır.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir