Elveda

Keşke gölgesine razı bir fesleğen olsaydım.
Didem Madak, Grapon Kâğıtları



Bir gün arayla iki cenaze merasimi. Çok sevdiğim bir arkadaşım evladını kaybetti. Tabutun başında bekliyor, ben de hemen arkasındayım. Böyle durumlarda bayılmalar çok olur, yere düşmesini engellemek için cenaze sahiplerine yakın durmak yazılı olmayan cenaze kurallarındandır. Lütfen sen de buna dikkat et sevgili okur. Ölümlü dünya, ne olur ne olmaz.

“Oğlum şimdi nerede?” diye sordu elimi tutarak. Cevap vermedim, elini sıkıca tutup gözlerine baktım ve içimden sadece “gideceğimiz yerde” diyebildim. Sonrasında olanları yazacak kadar güçlü hissetmiyorum kendimi şu an.

Ertesi gün, sevdiğim bir başka arkadaşımla mesajlaşırken babasının rahatsızlığından bahsetti, biraz dertleştik. Sabah olunca da babasının durumunu sordum ve şu mesajı yazdı: “Bu dünyada hem öksüz hem yetimim artık… Hem de ikinci defa.” Aylar önce annesini kaybetmişti, şimdi de babasını. Mesajdaki “ikinci defa” kısmı ise bende kalsın. Yaşamak ne büyük imtihan.

Yine bir tabutun başındayım, dalgın dalgın bakıyorum. Rahmetli, bir imza günüme gelmişti, kitaba çok meraklı, değerli bir ilim insanıydı. O imza gününde elini öpüp hayır duasını almıştım ve şimdi tabutunun başında ben de ona dua ediyorum. Allah mekânını cennet eylesin.

Metroyla değil de yürüyerek dönmek istedim eve. Yol boyunca tüm bu olup bitenleri düşündüm: Bitmeyen kavga, dinmeyen ağrı, sönmeyen yangın ve durmayan taarruz. Fark ettin mi? Yazın bitmesine neredeyse bir ay kaldı ve ben yaza dair hiçbir şey söylemedim, yazmadım. Sanırım artık mevsimleri de umursamıyorum. Geliyor ve geçiyor her şey, doğuyor ve ölüyoruz vakti gelince. Bunları düşünmek artık beni yoruyor. Ölümler, kalımlar, sürdürmeler beni çok yoruyor.

Bazı sonları en başından beri biliriz, başımıza ne geleceğini, yolda nelerle karşılaşacağımızı ve hatta kaç gün yas tutacağımızı. Ama insan ne olursa olsun hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir tahmini yokmuş gibi o yolları yürümek, yoldaki canavarlarla karşılaşmak, bile bile aldanmak ve sonunda yaşlı gözlerle “yanılmışım” demek istiyor sanırım. İnsan düşünerek değil, yanılarak, dağılarak ve ağlayarak öğreniyor dünyayı.

Ama yine de birçoğumuzun en büyük güvencesi sonsuz bir dünyanın daha oluşu.

Hepimiz tam olarak olmamız gereken yere geleceğiz ama şimdi biraz sarsıntı ve fırtına. Elbette bunu kabul etmek hiç kolay değil. Gönül istiyor ki tüm zorlukları bir anda aşıp zahmetsizce olmamız gereken yerde bulalım kendimizi. Ama burası imtihan dünyası. Bu zorluklar karşısında göstereceğimiz tutumlar, nasıl biri olduğumuzu ve en nihayetinde nasıl bir mükâfata kavuşacağımızı belirleyecek. İşte tam da bu yüzden sarsıntılar ve fırtınalar bizi değerlerimizden, anlamlı bulduğumuz işlerden, kişilerden uzaklaştırmayacak. Tutunmaya ve direnmeye devam edeceğiz. İçinden “şimdi neresinden tutacağız bu kepaze yaşamın?” dediğini duyar gibiyim. Haklısın ama bir yer, bir yol bulacağız elbette.

Tüm bunların üstesinden gelebildiğin için de kendine kızgınsın değil mi? Her sorunu çözen, her taşı kaldıran, her belayı savuşturan sen, bunları yapabilmene mecbur kaldığın için de kızgınsın dünyaya ve kendine. Bazılarının kaderi, kederi ve en büyük yorgunluğu her sorunu çözebilme becerisidir. Bu bir şans, bu bir şanssızlık.

Hayatımızın neredeyse tamamını birilerine yük olmamak, rahatsızlık vermemek, kimseyi incitmemek için yaşadık fakat her şeyin sonunda koca bir yorgunluk ve yalnızlıkla baş başa kaldık. Ece Ayhan şöyle demişti: “Göğsünde ağır bir kelebek / İçinde kırık çekmeceler…” Vardığımız nokta tam olarak burası.

Bir emeğin ziyan olması, babaların eve bir gün çok erken çıkıp gelmesi, annelerin mutfakta gizli ağlamaları, sofrada yutulan gözyaşları, baza altından çıkarılıp artık gündelik kullanılan o fincanlar ve bir daha burada hiç olmayanlar, olmayacaklar. Dünyanın artık başka bir yere dönüştüğü o keskin anlar.

Henüz ellisini bile devirmemiş, sosyal medyada bilge pozu kesen terapistlerden tiksiniyorum artık. Elbette ki insanı olgunlaştıran şey dünyada geçirdiği seneler değildir, deneyimleridir fakat yatağa hiç aç girmemiş, sokakta uyumak zorunda kalmamış, beş parasız avare dolaşmamış, dayak yememiş, en yakınlarından birini kaybetmemiş, âşık olmamış, yoldan savrulmamış tiplerin o “her şeyi ben bilirimci” sahte tavırlarına tahammül edemiyorum. Ömrü, lüks sitelerde, semtlerde, okullarda, havuzlarda, ofislerde geçmiş, sahip oldukları her şeyin temelini aileleri atmış kişilerin dünyanın zorlukları hakkındaki gevelemeleri bir şey ifade etmiyor benim için.

Türkiye’nin en zengin ailelerinden birisinin psikolog bir kızı var. Herkes tanıdığı ve bildiği için bu kadar rahat yazıyorum. Geçtiğimiz günlerde kitap okuma kulübünde Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler romanını deniz kenarında, lüks bir mekânda değerlendirmişler. Ablacım, bu ülkede kapitalizm dişleri arasında birilerini ezip parçalıyorsa, buna sebep olarak akla gelen üç dört aileden biri de sizin ailenizdir. Ayrıca böyle olması elbette ki o hanımefendinin suçu değildir ama insan neyi konuşması, neyi konuşmaması gerektiğini biraz bilir.

Sonra aklıma üç senedir sürdürdüğümüz Bibliyoterapi Okumaları’nın ilk zamanları geldi. Online olarak o kadar katılımcıyla buluşmak için Zoom uygulamasının ücretli versiyonunu satın almam gerekiyordu ve kart limitim yetersiz kalmıştı. O gün ekrana bakıp acı acı tebessüm edişimi hiç unutamıyorum. Ama şimdi mikrofon uzatsak o sahte bilgeler bize yaşamın zorlukları üzerine akıl verirler. Neyse…

Her hâlimize şükürler olsun. Allah’ın verdiği bu mucizevi bolluğa, hâlâ zahmetsiz bir şekilde nefes alıp veriyor oluşumuza milyonlarca kez şükür olsun. İyi ki varsın Allah’ım. İyi ki bizi hep hatırlıyorsun.

Bir dostla vedalaşmak ne acı. Bir daha asla onu göremeyeceğini bilmek ne acı. Geçmiş güzel günler, gelecek güzel günler hepsine veda etmek ne acı. Elveda dostum, elveda. Yazgı tam olarak böyle bir şeydir. Elveda.

Yazmak bazen yarayı daha da deşmektir. Sanırım yoruldum. Uzunca bir süredir yazdığım pazartesi yazılarına son veriyorum. Yeniden başlar mıyım, bilmiyorum. Her şey için teşekkür ederim sevgili okur. Allah’a ısmarladık.

5 Yorum

  1. Hüma 20 Temmuz 2026 at 09:59

    hocam bu hiç olmadı. her pazartesi acaba ne yazdınız diye merakla siteye bakıyordum. bir dostumu kaybetmiş gibi hissettim şu an masanın başında öylece kaldım ve ne yazacağımı bilmiyorum

    Cevapla
  2. Muhammed Yasin 20 Temmuz 2026 at 10:33

    Mesleğe yeni başlamış bir terapist olarak sizden çok şey öğrendim abi. Sizi sessizce, yorum yapmadan takip ediyordum ama bugün bir selam vermek istedim size. İyi ki siz de varsınız.

    Cevapla
  3. Hafize Erdoğan 20 Temmuz 2026 at 22:54

    Bugünlerde işler yolunda pek gitmiyor. Sosyal medya kullanmama rağmen sizi özellikle sitede bulup yazılarınızı okumak için geliyorum. İyi geliyordu. sizi bekliyor olacağız.

    Cevapla
  4. Ebrar ç. 21 Temmuz 2026 at 09:18

    şaka deyin lütfen. yazılarınızı her hafta merakla bekleyip dayanma gücü buluyordum. şimdi ne yapacağız?

    Cevapla
  5. Beyza 23 Temmuz 2026 at 23:31

    Kitaplarınızı ve yazılarınızı çok severek okuyan, cümlelerinizde hep kendime ait izler bulan biri olarak, lütfen yazın demek istiyorum. Zaten hâlâ kalbiyle yaşayan bir avuç kişiyiz.

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir