Acıya Takılı Kalmalar

Hüznü gerilerde bırakacağım yaş bir türlü gelmiyor.

Behçet Necatigil

Hayat her zaman ileriye doğru akan, devam eden, değişen ve gelişen bir olgu değildir. Hayat bazen durur. Dünya, heves, kimlik, arzu, beklenti, sevmek, umut bir yerde takılı kalır. Hatta bu takılma eylemi (bir çiviye, insana, hatıraya, kuru bir ağaç dalına) şiddetli bir biçimde gerçekleşmişse, içimizde, üzerimizde bir şeyler sökülmeye, doğal formunu kaybetmeye başlar. Biz ondan uzaklaşmaya çalıştıkça, sökük, ardımız sıra artmaya, sökülmeye hızla devam eder ve en nihayetinde de ortada bizden, sökükten geriye hiçbir şey kalmaz. Eğer rüzgâr sert esmemişse (ki genelde sert eser böyle zamanlarda) bizden geriye; karışmış, iç içe geçmiş, yıpranmış bir ip yumağı kalır.

Eğer şanslıysak, o yıpranmış ve dağılmış iplerle kendimizi yeniden örmenin, inşa etmenin hayallerini kuracak gücü bulabiliriz içimizde. En nihayetinde sökülen, dağılan, yıpranan, bir daha hiç toparlanmayacak ve tamamlanmayacakmış gibi görünen, sadece biz değiliz diye düşünürüz. Hem dünyanın mayası da böyle değil midir? Önce varsın, sonra yok. Önce yoksun, sonra var. Gömülürsün, biçilirsin, kırılırsın, yapraklarını dökersin ama bir zaman sonra yaşamın kendisi yeniden gelip seni bulur ve dirilirsin.

Fakat bazen de her şeyin artık bittiğini, hayatın devam edemeyeceğini ve takılıp kaldığını, tükendiğini düşünürsün. Bu durum fazlasıyla can sıkıcı, iç acıtıcı ve bazen de kelimenin tam manasıyla yok edici olabilir. Acıdan, çaresizlikten, umutsuzluktan; bedeninin, ruhunun ve hatta nefesinin parça parça kaybolduğunu, eridiğini, yok olduğunu hissedersin. Kurulan tüm o büyük hayaller, geçmiş hatıralar, saçlarının örgüleri, çiçekli tokaların, annene sıkı sıkı sarıldığın o çocukluk fotoğrafın, indirim zamanı marketlerden alıp baza altında biriktirdiğin çeyizlikler hepsinin ama hepsinin yok olduğunu, dağıldığını hissedersin. Artık geriye dönmek ya da ileriye gitmek mümkün değildir senin için. Zaman orada durmuş ve dünya yine yapacağını yapmıştır. Yaşıyor olmak, dünyada kalmak da zaten bunun için değil midir?

Yaşamak; bir taarruza, saldırıya, sert dalgalara, hücuma maruz kalmak değil midir? Her ne kadar buna razı gelmesek de, feveran etsek de, canımız yansa da bu, yaşamanın sert bir gerçekliğidir: Yaşıyorsan, yaralanacaksın.

Bazı dönemlerde daha zayıf, kırılgan ve savunmasız olabilirsin. Her şey daha anlamsız, umutsuz ve karanlık görünebilir. Ama bir şekilde bu olup bitene karşı gelmek, mücadele etmek, bir yol aramak zorundayız. Bu zorundalık kısmı gözünü lütfen korkutmasın. Bana göre burada dikkat etmemiz gereken iki önemli faktör var. Bunlardan ilki zaman. Başımıza bir zorluk, felaket, kayıp geldi diyelim. Bu yarayı iyileştirmek için hemen harekete geçmek, hızlıca bir çözüm yolu aramak her zaman iyi bir fikir olmayabilir. Kendimize biraz zaman vermemiz, acının demlenmesi, kalbimizin dinlenmesi gerekebilir. Ayağa kalmak, iyileşmek için acele etmek bazen kendimize dair inancımızı zedeleyebilir. O yüzden acıyı izleyebilmek ve hatta hissedebilmek için kendimize müsaade etmeliyiz.

İkinci dikkat edilmesi gereken husus da çözüm illüzyonu. İnsanın gerçekdışı inançlarından birisi de her problemin çözüleceğine duyduğu güçlü ve sarsılmaz inançtır. Hayatta her problemin üstesinden gelemeyiz, her zorluk bize bir şey öğretmez, her yara kapanmaz, her derdin bir devası yoktur. Bazen eksik, çözümsüz, çaresiz, şaşkın ve yaralı kalabiliriz. Başımıza gelen her acı bize bir ders vermez, bilgelik katmaz, sadece olur. Bu da hayatın kendisidir, kabul edilmelidir. Bunu kabul etmeyince, yani doğal akışın bir parçası olarak görmedikçe yaşadığımız zorluklar dengemizi daha çok bozmaya, bizi hırpalamaya başlıyor.  

Burada beni kurtaran şey hep kader inancı oldu. Şahitliklerim de bana hep bunu gösterdi. Bazı oluşların ardında, bizim hiç bilmediğimiz sebepler, algılayamayacağımız gizemler olabilir. Bunu böyle kabul etmek, insan iradesinin dünya ve kendi yaşamı üzerindeki etkisinin sınırlılıklarını bilmek ruhumuzu biraz sakinleştiriyor, bize küçük bir çocukmuşuz gibi yüce bir güven veriyor. Sakin ol kıymetli dostum. Çabala ve olana razı gel.

Tekrar en başa dönelim, hayatın durmasına.

Bazen hiçbir şey başaramamış, her şeyini yitirmiş, acıdan kaskatı olmuş ve insanlara karşı tüm güvenini, inancını yitirmiş hissedersin. Böyle zamanlarda yaşamak çok zahmetli bir iştir, biliyorum. “Ne kadar az insan görüp ne kadar az kişiyle konuşursam kârdır” deyip insanla ve dünyayla ilişkilerini sıfırlamaya çalıştığın dönemlerden bahsediyorum. Her şeyin rengini yitirdiği ve en sonunda çaresizce kendini yere bıraktığın zamanlar.

Herkes fiyakalı işlere girerken, güzel çantalar takarken, sevdiğiyle evlenirken, yurt dışı tatillerinde gününü gün ederken, sen; daracık sokakların arasında, 30 küsür yıllık bir binada, 2+1 dairenin sana ayrılan küçücük kısmında mutsuz, çaresiz, yolsuz ve umutsuz hissediyor olabilirsin. “Ulan camı açayım da biraz nefes alayım” dersin, gördüğün tek şey karşı binanın camları, biçimsiz, sıvası dökük gri balkonlar, duyduğun ise vızır vızır gece, gündüz sokaktan geçen kurye motorlarının o sinir bozucu sesleri olur. İnsanız, hepsi olur. Bunların bin beteri de olur.

Kendi iraden dışında gelişen ve sana sunulan olaylara, olgulara dair kendini sakın suçlama. Bunları, hayatının ve ruh sağlığının birincil gündemi haline getirme. Karanlığa değil, karanlığı az da olsa aydınlatabilme cesaretine, yöntemlerine odaklan. Tüm çabanla, gayretinle insana yakışır bir biçimde mücadele et. Utançla ve onursuzca altın kaplarda yemek yiyeceğine, başın dik ve şereflice, kulbu düşmüş, dibi tutmuş tencerelere kaşık salla. Bu, dünyada varabileceğin en yüksek mertebelerden birisidir. Bunu züğürt tesellisi olarak görenlere de sakın aldırış etme. Parayı ve makamı kıblesi bilmiş zavallıları neden dikkate alasın ki?

İçinden çıkamadığın, ne yapsan bir çözüme kavuşamadığın zamanlar da oldu biliyorum. Belki şu an o zamanlardan birinin içerisindesin. İnsan bazen düşer. İnsan belirli aralıklarla düşer. Bu dünyada bir yerlere takılmamak, kolunu, bacağını kaptırmamak, yıkılmamak mümkün değil ki? İnsan tam da her şey yolunda giderken düşmeleriyle, dağılmalarıyla, enkaza dönüşmeleriyle meşhurdur zaten. Ama bazıları daha çok meşhurdur, orası kesin.

Bu düşmelerden sonra, gönül ister ki hemen üzerimizi silkeleyip ayağa kalkalım ve hiçbir şey yokmuş gibi yolumuza devam edelim. Fakat bu her zaman mümkün olmaz. Bazı düşüşler, yeniden yağa kalkışlar uzun sürer. Böyle zamanlarda kendini lütfen acımasızca yargılama. Her şeyi bırak, kendine ve etrafına bak. Dünyayı ve çevreni düştüğün yerden izlemeye, yorumlamaya çalış. Düşmenin, kaybetmenin, örselenmenin içindeki bilgiye ulaşmaya çalış. Bu düşüş sana ne öğretti? Canın bu sefer, neden bu kadar çok yandı? Beklemediğin bir zamanda mı oldu? Peki niçin beklemiyordun, güvenmiş miydin? Düşerken ve düştükten sonra etrafında kim vardı, kim kaldı? Bu soruları sor kendine. Belki vereceğin cevapların hiçbiri seni tatmin etmeyecek, hep eksik kalacak ve bu düşüş sana sahiden de anlamsız, hikmetsiz gelecek. Belki sahiden de öyle ama bildiğim tek şey bunun da bir plana dahil olduğu.

Sakın acele etme. Bırak hayat bir müddet daha dursun. Takılı kal bir acıya. Herkes ilerlesin, yaşasın, gülsün, eğlensin. Bunlar için kendini suçlu, yetersiz, beceriksiz hissetme. Senin hikâyendeki bu bölümde; kahramanın bir acıya takılmasını, kendisini başarısız ve umutsuz hissetmesini, üzgünlüğünü okuyoruz şimdi. Bu bölüm ne kadar sürecek bilmiyoruz ama hikâyenin bir devamı olduğuna eminiz.  

Kendine lütfen biraz müsaade et, merhamet et, zaman tanı. Ağla, acı çek, çaresiz hisset. Hepsi geçmeyebilir ama bir şeyler geçecektir, buna eminim.

Bana güven.

5 Yorum

  1. Sena Yüce 29 Aralık 2025 at 16:04

    Gökhan hocam nasıl bu kadar gerçekçi anlatabiliyorsunuz her şeyi? Nasıl bu kadar iyi tanıyorsunuz bizi?

    Cevapla
  2. Birsen Bağcı 29 Aralık 2025 at 21:52

    Gökhan bey, iyi ki burada yazmaya devam ediyorsunuz. İyi geliyorsunuz gönlümüze 😥 Bazen ağlatarak da olsa…

    Cevapla
  3. Merve 30 Aralık 2025 at 07:35

    İmsan acıya takılmadan acıyı da tarif edemez. Yaralı şifacı dedikleri… kaleminize sağlık.

    Cevapla
  4. Suheyra 30 Aralık 2025 at 17:55

    okumak iyi hissettiriyor yazılarınız gönüllerimize şifa olsun inşallah

    Cevapla
  5. Rukiye 1 Ocak 2026 at 15:59

    Hocam yeni yılda okuduğum ilk şey bu yazı oldu ve kalbime dokundu. Ne iyi ettiniz yeniden burada yazmaya başlayarak

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir