Yaşamak, İnat Etmektir

Şimdi bu kadar solmuş durması, vaktiyle pırıl pırıl oluşundan mıdır?

Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları


Yaşarken inat etmeli insan. Kopkoyu bir inat. Kendine güvenmese bile, kendine sımsıkı sarılmalı. Yetersiz, çaresiz, umutsuz hissetse bile, kendi elinden tutup kendini ayağa kaldırmalı. İnandıklarına, değerlerine, sevdiklerine tutunup, onlardan vazgeçmeyip ayak diremeli dünyaya. Aksi halde tükeneceğiz, benliğimiz yok olacak ve kendimizi tanıyamayacağız.

Aklını ve kalbini çelecek, seni yolundan döndürecek bin bir türlü masa kurulacak önüne. “Artık hangi çağdayız canım, değiştir şu kafayı” diyerek başlayacaklar söze. İnandığın ve sevdiğin her şeye, her değere eski, modası geçmiş, çağ dışı diyecekler. Bu sözler o kadar çok tekrarlanacak ki, o kadar farklı ortamda bu sözü duyacaksın ki bir yerden sonra kendinden ve bildiklerinden şüphe etmeye başlayacaksın. “Acaba haklılar mı, doğru olan onlar mı?” diye düşüneceksin. Çünkü onlar çok, sen teksin.

Çağın insanı yapayalnız, kimsesiz. Ailesi, akrabası, dostları, arkadaşları tarafından terk edildiğine, aldatıldığına inanıyor. İnsanî bağları zayıf ya da fazlasıyla sahte. Bu hâl insan ruhunda şiddetli bir depreme yol açıyor ve insan tutunacak, sığınacak bir yer arıyor. İşte bağımlılıklar da tam olarak burada devreye giriyor. Düşmemek için; alışverişe, ekrana, kumara, alkole, maddeye tutunan milyonlarca insan var. Bu yalnızlığı unutmak, ayakta kalmak, iyi hissetmek, bu durumdan kurtulmak için durmadan çırpınıyorlar fakat çırpındıkları yer bataklık ve ne kadar mücadele etseler de hep daha dibe batıyorlar.

Peki çıkış yolu nedir? Yeniden değerlerimize ve birbirimize tutunmak, insanî bağlarımızı kuvvetlendirmek. Modası geçmiş, not cool, köylü denilen şeylere yeniden bakmak, bize iyi gelen, nefes aldıran taraflarını hayatımıza dahil etmek, ilk insandan bu yana kurulan o sonsuz kollektif bilinçdışımıza yeniden dönebilmek, yeniden insanlıkta inat edebilmek, insan kalabilmek.

***

-Tüm bunlar geçecek mi?
-Hayır. Sadece eskisi kadar acıtmayacak.
-Peki tüm bunların geçeceğine inanmış olmam geçecek mi?
-Bilmiyorum. Neden sordun?
-Çünkü buna inanmak hepsinden daha acıydı…

İnsana inanmanın bedelini çok acı bir biçimde öder insan. Güzele olan inancını yitirirsin çünkü. Sevmek, inanmak, değer vermek, umut etmek artık bir şey ifade etmez. Geriye sadece tedirginlik ve kırgın bir kalp kalır.

Tanıştığın her insanda, girdiğin her ortamda, her “merhaba”da önce bir ihanet ararsın, niyet sorgularsın. Ne zaman, nerede sana yanlış yapabileceğini, aldatabileceğini hesap edip durursun. Ve bu durum insanlarla arana bir mesafe koyar. Birçok insan seni; soğuk, mesafeli, duygusuz, kibirli olarak adlandırır. Oysa sen sadece, yeni bir yara almamak için kendini korumaya, kollamaya çalışıyorsundur, hepsi bu.

Fakat sevmekte de inanmakta da inat etmeli insan, ısrar etmeli. Her şey anlamını yitirmişken, duvarlar kül rengiyle boyanmışken ötekinin kalbinde bir aydınlık, güzellik, merhamet olduğuna inanmalı insan. Dünyanın sadece aldatanlardan değil, güzel ve masumca aldananlardan oluştuğunu hiç unutmamalı. O masumca aldananlarla, yani; söze, kalbe, sevgiye, merhamete itimat edenlerle elbet karşılaşacaksın sevgili okur. Buna inanıyorum. Sadece biraz daha sabret ve inanmayı sürdür.

***

Oran’dan havalimanına doğru giderken karanlık ve muhteşem bir dağ manzarası gördüm. Bana mihmandarlık eden arkadaşa arabayı kenara çekmesini rica edip arabadan indik. Yağmur yağıyor, sert bir soğuk ve karanlık. Dağları gözlüyorum, o bilinmezliği, bilinmezliğin ardındaki kudreti, kendimi ve yaşantımdaki son günleri. Küçük, yeşil Rhodia defterimi çıkartıp sadece: “Allah’ım beni dağlarına al” yazıyorum ve defterimi montumun iç cebine sıkıştırıyorum.

Gözüm, dağın eteklerine belirli aralıklarla sıralanmış, soluk ışıklı evlere takılıyor. Şu an o evlerden birinde, sobanın yanına diz çökmek, olur olmaz hayallere dalmak için neler vermezdim ki. Hiç kimsenin beni tanımadığı, bilmediği, bir şey beklemediği bir evde beklentisizce yaşamak. Sadece dünyaya gelmenin ve gitmenin anlamı üzerine düşünmek. Uzunca bir süre okumamak, yazmamak ve anlatmamak.

Son 3-4 senedir hayatımın merkezini yollar ve yolculuklar oluşturuyor. Durmadan bir yerlere gitmek, yeni evler, yeni insanlar görmek istiyorum. Ama temel meselem sanırım yabancı olmak, bir yerin yabancısı olmak. Bulunduğum yerin derdini, tasasını çekmemek, feda etmemek, yarına dair büyük kavgalar ve kaygılar taşımamak. Durmadan sürüklenmek, sabit kalmamak, kök salmamak ve bulunmamak.

Bu arada bir gün Ankara’ya taşınacağımı biliyorum. Ama biraz daha zamanı var.

***

Bazen dünya rengini kaybeder. Büyük acılar, kıyımlar, işkenceler tüm insanlığın gündemine oturur. Başınızı kaldırdığınızda gördüğünüz tek şey daha fazla acı ve merhametsizliktir. Uzunca bir süredir vicdanı olan her insanın bunları hissettiğine eminim. Çaresizlik bulutlarının kalplerimizin üzerinde dolandığını, bazı günlerde nefes alıp vermenin giderek zorlaştığını da görüyor ve hissediyorum. Böyle zamanlarda akla ilk gelen şey, kendi içine çekilmek oluyor fakat bu, kendimize ve dünyaya hiçbir ferahlık sunmaz, aksine daha da boğuluruz.

Bunun yerine bizim gibi düşünen, dertlenen birileriyle olmak, onlarla konuşmak, bu sistematik kötülüğe karşı ne yapabileceğimizi tartışmak, duygularımızı anlatmak atabileceğimiz önemli adımlardan birkaçı. Dünya var olduğundan beri iyilik ve kötülük, aydınlık ve karanlık hep vardı ve kıyamete kadar da var olacak. Bazı zamanlarda kötülüğün dünyaya hakim olduğu, iyiliğin önemsenmediği, ötelendiği de oldu ama iyilik ve aydınlık hiçbir zaman vazgeçmedi, inat etti.

Bizler de inat edeceğiz. Köşeye sinen, korkan, geri adım atan, susanlardan olmayacağız. Sadece sözle değil, eylemle. Nerede bulunuyorsak, hangi imkânlara sahipsek, gücümüz neye yetiyorsa o ölçüde, o biçimde gayret göstereceğiz. Alemin rengini yeniden kazanması için iyilikte inat edeceğiz.

***

Rahmetli Ferit Abi vardı Tarlabaşı’nda, bir akşam mahallede oturuyoruz, on sekizime yeni girmişim, dertli dertli bir şeyler anlatıp sonunda da: “Abi ne yapacağız peki şimdi?” dedim. “Ne yapacağızı var mı lan, hayatın yakasına yapışacağız tabi”. Bu, hayatın yakasına yapışma tabirini hiç unutmadım ve kendime hep hatırlattım. Yakın olduğum dostlara, gençlere elimden geldiğince bunu anlattım.

Bazı insanların, hayatın yakasına yapışmaktan, inat etmekten başka şansı yok. Pes etmek, sızlanmak, vazgeçmek, başkasına güvenmek, sığınmak gibi bir şansınız olmuyor. Kendi göbeğinizi kendiniz kesmeniz gerekiyor. Geriye dönüp baktığımda, tüm kritik anlarda hep bu olmuş, kendi göbeğimi hep kendim kesip yoluma devam etmişim. Büyük bir yorgunluk ve aslında büyük bir konfor. Kimseden bir hediye, kolaylık, avanta almadığım için özgürüm. Birilerinin adamı ya da kliği değilim. Bunun tek bir sebebi var, o da inat etmek. Çalışmak, çabalamak, başarmak, özgür kalabilmek için inat etmek.

Hayat fazlasıyla zor, dişli ve şiddetli ama şükür ki bizde de ona karşı koyabilecek, kafa tutabilecek yürek var. Sürdüreceğiz. Çarpışma ölene kadardır!

***

Hayatın tek cevabı aşktır. Gidilecek bütün yerler, söylenecek bütün şarkılar, yazılacak tüm şiirler aşka dairdir.

Bir dostum: “Eskiden ne güzel aşkı yazardın” dedi, haklıydı, güzel aşkı yazardım. Bir de şu yazdıklarıma bak. Bunun için üzgünüm. Çok üzgünüm.

Allah’ım beni dağlarına al.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir