Geciken Kış

Elemlerde bir gizli şefkat var gibidir. Şikayet etmeyenlere, kendilerini güler yüzle karşılayanlara karşı daha az zalim olurlar.

Reşat Nuri Güntekin


Uzun bir zaman sonra, yeniden merhaba.

Kışı beklediğim bir zamanda, tüm bu olanlara rağmen masanın başına oturuşum ve kendimi yeniden yazmaya ikna edişim beni şaşırtıyor. Dünyada en çok kendime şaşırıyorum. En çok kendime hayretle bakıyorum ve en çok kendime küsüyorum, kırılıyorum.

Kendime kırgınım. Bu, kırgınlıkların en ağırı belki de. Ama bu şimdinin değil başka zamanın konusu.

Yaşarken, bir şeylere tanık tutulmak zorundaymışız gibi geliyor bana. Tüm kaos, karmaşa, bayağılık ve ucuzluğa şahidiz ve de bunlara dair sorulacak soruları bekliyormuşuz gibi: “Olay zamanı neredeydin, ne yapıyordun, etrafta senden başka kimse var mıydı?” Bunlara cevap vermemek, bu sorulardan sıyrılmak için bir süredir kendi dünyama çekildim. Bir şeylerin alınıp satıldığı pazarları gezmiyor, sahte övgü ve alkışlardan kaçıyor, taç giyme törenlerini umursamıyor, biraz kendi halimde, kendi şaşkınlığımla yaşıyorum. Çünkü hayata tanık tutulmak istemiyorum artık. Dayatılana, yaşatılana, reva görülene bakmak, dokunmak, yakınmak istemiyorum.

Bu bir kaçış değil, kendime keskin bir bakış. Eğer bunu yapmazsam, yani yaşamın bu plastik tarafına sırt çevirmezsem kendimi unutacağım, yitireceğim. Farkındayım, eski alışkanlıklarımın birçoğunu yapmıyorum çünkü büyük bir iştah ve heyecanla kalabalıklara katılıyorum, onları istiyorum. Bir insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüklerden birisi bu. Sesli, renkli, zevkli, güzel kokan dünyanın seyrine dalmak. Susan Sontag şöyle diyordu: “Dünyaya karıştığımda sanki ahlaki olarak geriye düşmüşüm gibi hissettiriyor.” Artık bunu hissediyorum. Tam da bu sebeplerden dolayı kendi iç dünyama, önemsediğim meselelere, kitaplara ve alışkın olduğum sokaklara dönmeye çalışıyorum bir süredir. Halimden fazlasıyla memnunum.

Bu memnuniyet içerisinde, günün bazı saatlerinde, şimşek gibi bazı görüntüler çakıyor zihnimde. Kendini hatırlatan yüzler, sesler, olaylar. Bir anda içimin yükseklerinden yuvarlanmaya başlıyorum. Eskiden bu yuvarlanış esnasında bir yerlere tutunmaya, düşüşü sonlandırmaya çalışırdım ama fark ettim ki bu çaba daha çok yoruyor beni ve duygularıma bütünüyle temas etmemi engelliyor. Bu engeli ortadan kaldırmak için, kendimi hatıraların ve geçmişin merhametsiz, acıtıcı kollarına bırakıp şiddetli bir biçimde savruluyorum aşağılara doğru.

En dibe vurmak, o karanlığı, zorluğu, çıkmazları görmek için kendime müsaade ediyorum. Çünkü oraya vardığımda kendimle yüzleşeceğim. Kendimin zayıflıklarını, açıklarını, yaralarını göreceğim. Bundan hiç çekinmiyorum, geri adım atmıyorum. İnsan hazır olduğunda, dibine kadar bakmalı karanlığına, uçurumunun diplerine, kimsesizliğine, ölümüne.

Gözümü kırpmadan bakıyorum şimdi hepsine. Yaşamın ikinci yarısının armağanı bu oldu bana. Görüntüler, sesler, hatıralar hepsi benim bir parçam, bana ait izler. Eğer bugün ayaktaysam, çevrem için, dünyanın bir köşesinde hiç tanımadığım insanlar için bir şeyler yapmaya çabalıyorsam bunun en güçlü sebebi o izlerdir.

Pürüzsüz, parlak, yarasız bir ten kusurludur. Yaşamdaki en büyük eksik ve talihsizlik hiç yaralanmamış olmaktır. Çünkü yara, bilge bir öğreticidir. Bizi, aramaya, bulmaya, şifaya yönelten şey yaralanmış olmamızdır. Her şey yolundayken, ışıl ışıl parlıyorken, canımız yanmıyorken dünyaya dair ne öğrenebiliriz ki? Konforun insanı tembelleştiren, körelten bir tarafı var. O yüzden tüm büyük öğretiler bize yola çıkmayı, göze almayı, bir şeyler uğruna savaşmayı öğütler.

Dünyanın fazlasıyla güvensiz, karanlık ve göz korkutucu bir yanı olduğunun farkındayım. Fakat bunlardan korkup köşeye çekilmeyi, adım atmamayı, güvenmemeyi seçmek bizi hep eksik bırakacaktır. Dünyanın fethedilmeyi bekleyen güzellikleri o karanlıklarda gizlidir. Ve yaşam kendisini ancak o karanlıklara adım atabilenlere, bazen aklını değil, kalbini dinleyenlere, roman kahramanlarına öykünenenlere açar, kendini hissettirir.

Yazı masamdan dışarıyı izliyorum şimdi. Karanlık ve yağmur. Önümde Jung’un hatıraları açık. Gençlik dönemini anlattığı şu satırlarının altını çizmişim: “Bugün de o zamanki gibi yalnızım çünkü bazı şeyleri biliyorum ve başkalarının bilmediği ve genelde bilmek istemediği şeylere değinmek zorunda kalıyorum.” İnsanların aydınlık şeyler duymak, okumak istediklerini erken fark ettim ve bu tuzağa düşmedim. Çünkü burada bahsi geçen aydınlık, karanlığın hiç zikredilmediği, acının, ölümün, kaybın ve yanılgının olmadığı bir aydınlık. Oysa sahici olan, bu duyguların ve hislerin ancak zıtlarıyla beraber anlam kazandığı, insanın hayatında var olabildiğidir. Jung’un bahsettiği şey de işte bu gerçeklik ve bu gerçekliği reddeden insanın karanlığa karşı tutumudur.

Gerçeklik, yalnızlığı göze almaktır; okunmamak, dinlenmemek, izlenmemek. Bunların hepsini kabul ediyorum artık ve sırtımı sadece kendime, içimin gerçekliklerine dayıyorum.

Gözüm, masanın üzerinde duran kağıtlara takılıyor, geçen gün şunları yazmışım:

Kış gecikti. Ömrün kalan güzel günleri, bölünmeyen uykular, baş ağrısız sabahlar, bir çırpıda biten kitaplar gecikti.

Bazı sabahlar herkesten uzak (en çok kendinden), yazılmamış günlük sayfaları, tadı her zamankinden acı kahve, yarım kalan işler, dönülmeyen mesajlar, açılmayan telefonlar. İnsanı insan kılan bu aksaklıklar sanki. Bu, tadı ve rengi kaçmış günler.

Okula giden çocukları izliyorum pencereden. Çocuk annesine büyük bir heyecanla elindeki oyuncağı anlatıyor, göstermeye çalışıyor. Anne pek oralı değil. Sonra çocuk vazgeçiyor bundan. Oyuncağını cebine koyuyor ve önüne bakarak sessizce yürümeye başlıyor. İkisi sokağın köşesinde kayboluyor. Belki de iki kırgın.

En azından cebimize koyduğumuz oyuncaklar var diyorum. Ya onlar hiç olmasaydı. Ya birilerine sevinçle ve iştahla anlatacağımız hikâyelerimiz hiç olmasaydı? O zaman ne yapardık bu dünyada?

Kırılmak ve kırgınlıklarla yola devam etmek de bir nasiptir.

Kış gecikti. Ve geciken bir kışla, kalan bu yaşamakla ne yapacağımızı bilmiyoruz.

Dalgınlık ve boşunalık bulutlarını görüyor musun sen de? Tüm bu kırgınlıkları ve geciken kışı görüyor musun?

Hava iyice karardı. Herkes ve her şey gecikti. Şimdi kalkıp dışarı çıkacağım, nereye gideceğime dair en ufak bir fikrim yok. Fakat gitmem gerekiyor. Bulanlardan değil, kaybolanlardan olanlar için gitmek.

NOT: Bir kaza bela olmazsa eğer, her pazartesi burada olmaya çalışacağım. Kaybolana kadar. Sevgiyle.

3 Yorum

  1. Deniz 16 Aralık 2025 at 23:21

    “Yanıma gelsen de gitsek yanına” diyor şair. Düşünüyorum da daha ne kadar mevsimlerle uğraşacağız. Kötü başlayan yazları, geciken kışları, o hiç gelmeyecek baharı unutmanın zamanı gelmedi mi? Hem insan mahiri değil midir unutmak mevzusunun? Tüm bunlar hayatın geçip giden yanılsamaları sadece, değil mi?Geriye kendimiz , kendi ettiklerimiz kalacak. Başka hiçbir şey değil. Tek başımıza geldiğimiz bu dünyanın gamını kederini yüklenip ömrümüzce, en sonunda tüm dünyalık dertleri bırakıp elimiz boş döneceğiz o meydana. “Ölmemeğe elde fermanım mı var” diyor ya başka bir şair, üzülme. Her şey ve herkes bir gün bitecek, gidecek. Bazı şeylerin olacağı vardır ama bazı şeylerin olmayacağı vardır. Üzülme. Elden ne gelir.

    Cevapla
  2. Kamile Uçar 17 Aralık 2025 at 12:15

    Okudum, anladım .

    Cevapla
  3. Seval Alkan 22 Aralık 2025 at 20:30

    Okudum ve çok beğendim. Harika paylaşımlar. 🙏

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir