Bitmeyen Hüznümüz ve Değişken Arzu

Artık çok geç, her zaman hep geç olacak.

Albert Camus, Düşüş.

 

Hepimiz zamanın bir yerinde birinin fotoğrafına son kez bakmışızdır. Son bir veda ve son bir bakış. O kişi zihnimizde artık o haliyle kalır; gülüşü, gözleri, yanaklarındaki canlılık ya da cansızlık zihnimize işler ve sonrasında nihayetinde belleğimizden yavaş yavaş silinmeye başlar. Acaba en son kimin fotoğrafına son kez baktık?

O fotoğrafa son kez bakarsın çünkü sonraki her bakmalar ruhuna sıktığın bir kurşuna ya da bir başkasına ihanete dönüşür. Unutmak ve bitirmek içindir o son bakışlar. Bazen de hiç ummadığın bir yerde karşına çıkar bir fotoğraf ve bir kurşun daha.

İkinci bir bakışı daha kaldıramaz bazı fotoğraflar. Elbet hepimizin vardır son kez bakılmış bir fotoğrafı. Birileri bizleri unutmak ve gömmek için bakmıştır son bir kez fotoğrafımıza. Acaba hangi bakışımızla, hangi gülüşümüzle veda ettik ötekilere ve unutulduk?

Bazen fotoğraflar keşke hiç olmasaydı diyorum. Hatıralar ve insanlar zihnimizde bu kadar canlı kalmaz ve her şey zihnimizde ufalanıp giderdi diye düşünüyorum. Ama biliyorum ki zihin muhteşem bir yapı, kendisini iyi ya da kötü yönde etkileyen olayları ve suretleri unutmuyor, bütünlüğünü koruyabilmek için gördüklerini ve duyduklarını pürüzsüz bir biçimde kaydediyor ve sonrasında kullanıyor. Peki bu kadar hatırlama sizce de çok fazla ve ağır değil mi?

Cevabını biliyorum fakat bildiğim bir şey daha var, günümüzde insana çok fazla anlam ve kuvvet atfedildiği. Post-truth dönemde popüler psikolojinin de etkisiyle modern insana büyük bir kutsiyet ve insan dışılık yüklenmiş vaziyette. Filmler, kitaplar, YouTube videoları, TED konuşmaları, motivasyon konuşmacıları, girişimcilik hikayeleri hepsi ağız birliği etmişçesine, insanın eğer isterse her şeyi başarabileceğini, her şeyin üstesinden geleceğini, zengin olacağını, mutlu bir hayat süreceğini ve travmalarını bir gecede atlayabileceğini söylüyor. Bu kutsama sanılanın aksine insana faydadan çok zarar getiriyor. Çünkü bu açıklamalar ayakları yere sağlam basan, sahici ve gerçek hayatta karşımıza çıkan fikirler, söylemler ve pratikler değil.

Tam şu anda dönüp kendi hayatınıza bakın; arkadaşlarınıza, akrabalarınıza, yoldan geçen insanlara bakın. Kaçımız o yüceltilmiş insan profiline uyuyoruz? Kaçımız mutlu mesut bir biçimde, kirayı, mutfak masraflarını, ucu açılmış ayakkabılarımızı, ödemelerimizi düşünmeden hayatımızı sürdürebiliyoruz? Çalışmaktan, mücadele etmekten kemiklerimiz sızlıyor artık ve yüz binlerce liralık saat takan birileri çıkıp bize; kodlama öğrenin, dil öğrenin, felsefe okuyun, sabah beşte uyanıp güneşi selamlayın diyor. En hafif ifadeyle “hadi oradan kardeşim, hadi oradan”. Yığınlar için hayat saydığınız kadar basit ve zahmetsiz işlemiyor. Tek derdi onurlu bir biçimde hayatta kalmak olan insanlara “düşünceni değiştirirsen, dünyan değişir, kaderin değişir” diyemezsin.

İnsanın süper güçlü, yenilmez, korkusuz, başarılı olduğu ve olması gerektiği söylemlerine maruz kalan insan kendini ve yaşantısını sorgulamaya başlıyor. Sabah gün ağarmadan kalkıp saatlerce çalışsa da insan gibi yaşayamıyor, başarılı olamıyor, acılarını unutamıyor ve sağlıklı bir sosyal çevre kuramıyor. “Herkes bu kadar başarılı, mutlu ve umutluysa bunu ben neden başaramıyorum” deyip kendisini sorguluyor, nihayetinde kendini eksik ve yetersiz hissederek daha büyük bir mutsuzluğun içine gömülüyor.

Bu dünyadan daha az hasarla göçmek istiyorsak eğer öncelikli olarak insanın acizliğini, güçsüzlüğünü ve zayıflığını kabul etmemiz gerekiyor. İnsan her istediğini yapamaz, her savaştan galip çıkamaz, her şeyi başaramaz, her acıyı unutamaz. Bu kabule eriştiğimizde yani gücümüzün sınırlarını sağlıklı bir biçimde belirlediğimizde, maddi ve manevi olarak daha gerçekçi hedefler belirleyip kendimize akla yatkın bir mücadele sahası çizerek, olmayanlara ya da kavuşamadıklarımıza değil, başardıklarımıza ve ulaşabileceklerimize odaklanıp ruh ve beden dengemizi fıtratımıza uygun bir biçimde koruyabiliriz.

Başarılı olmak; iyi okullar kazanmak, üst düzey şirketlerde çalışmak, büyük servetler elde etmek değildir. Başarılı olmak, kendimize koyduğumuz sağlıklı hedefler uğruna mücadele etmek, çalışmak ve savaşmaktır. Bu uğurda atılan her adım başarıdır.

Her şey bir yana, tüm evren hep bir ağızdan başarı güzellemesi yaparken, dünyanın başarısız insanlara da ihtiyacı var. Sabah uyandığında nereye gideceğini bilmeyen, dikiş tutturamamış, bir dikili ağacı olmamış, boşluğa uzun uzun bakıp iç geçirenlere, sistemin kabul etmediklerine, “abi sanırım yaşamayı başaramadım” diyen yorgunlara ihtiyacı var dünyanın. Çünkü şiir en çok o insanların sokaklarında, hayatlarında dolaşır.

***

Dünya giderek aynılaşıyor. Moda ve plastik cerrahinin etkisiyle birbirinin aynısı gibi görünen insanlar artık düşünce ve söylem olarak da tek tipleşiyor. İşim gereği psikologların neler yazdığını ve söylediğini yakından takip etmeye çalışıyorum. Tuhaf bir biçimde büyük bir kısım aynı internet sitelerinden benzer görseller hazırlayıp, birbirinin neredeyse aynısı olan konu başlıklarını aynı filtrelerle takipçileriyle paylaşıyorlar. Artık nereye bakarsanız; depresyonla, anksiyeteyle, OKB’yle ilgili kopyala yapıştır bilgiler görüyoruz; 3 adımla rahatla, 5 adımla mutlu ol, 7 adımla anksiyeteni yen. Bazen tüm terapist sayfaları sanki tek bir terapistin sayfasıymış gibi geliyor çünkü söylemler, tespitler ve öneriler hep aynı. Felsefe, edebiyat, sinema, müzik, sosyoloji ve tıp gibi alanlarla bu kadar yakın ve iç içe olan psikolojinin bu kadar kurak ve tek düze yorumlanması kabul edebileceğimiz bir şey değil. Düşünmek, yeni bir şey söylemek, yeni bir şey yazmak, aynı alanın dışına çıkmak zahmeti bir şey ama bu zahmeti göze almadan da düşünce ve fikir ilerlemez, bir süre sonra bizi bayağılık çukuruna çeker.

Bu aynılık cehennemine karşı duran insanların sayısı gitgide azalıyor. Vaktiyle etrafımızda şahsına münhasır, farklı, belirgin fiziksel ve duygusal özellikleri olan toplumun zaman zaman tuhaf olarak adlandırdığı insanları artık daha az görüyoruz artık. Bakışıyla, duruşuyla, söyledikleriyle, arka cebindeki plastik tarağıyla, meşeleriyle, deri evrak çantasıyla, Dupont çakmağıyla, boş zamanlarını değerlendirme biçimleriyle, okuduğu arıcılık kitaplarıyla farklılık ve yenilik oluşturan insanlar kayboluyor. Sanki tüm erkekler ve kadınlar aynı dizileri izliyor, aynı müzikleri dinliyor, aynı kahvaltıcıya gidiyor, aynı biçimde giyinip , hepsi aynı kokuyormuş gibi. Bu durum insan tabiatının dengesini sarsıyor. Çünkü insanı ve var olmayı özel kılan, sürdüren şey farklılıktır. Hareket, ilerleme ve anlam bu farklılıktan doğar.

Dünya çok dağınık ve kaotik. Önümüzde iki seçenek var; ya durup bu karmaşa üzerine sözler söyleyip ömür tüketeceğiz ya da kendi işimize bakıp kendi gündemlerimizle, kendi bahçemizi yetiştireceğiz. Sporun, siyasetin, sosyal medyanın gündemi, derdi, dayatması bitmez. Burada önemli olan bizim kendi oluşturacağımız gündemlerdir. Bizi farklı kılacak, bize değer katacak, anlamlı bir yaşam alanı oluşturacak şeylerin peşinden giderek, vaktimizi ve dikkatimizi bu yolda harcamanın insana nefes aldıracağına inanıyorum.

İnsanlar istedikleri ama yapamadıkları şeyleri ötekinde gördüklerinde rahatsız olur ve onu törpülemeye çalışırlar. Dolayısıyla birilerinin sizde eleştirdiği, ezmek istediği şahsiyet fidanlarınıza sahip çıkın, koruyun. Çünkü dünya o fidanlara tarihinde hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor.

Çoğumuz kendi adımıza kutsal olanın peşinden giderek iyi bir insan olmaya ve kurtuluşa ermeye çabalıyoruz. Fakat burada atlamamamız gereken şey iyiliğin aktif ve eylem gerektiren bir süreç olduğudur. “Ben çok iyi bir insanım, kimseye zararım yok, inancım ve öğretilerim doğrultusunda yaşıyorum” deyip beklemek iyilik ve kurtuluş için tek başına yeterli değildir. İyilik ancak ötekiyle tamamlanır. Ötekine el uzatarak, yardım ederek, gözlerinin içine bakarak, sesine ses olarak gerçek anlamına kavuşur. Anlamlı bir hayat ancak başkaları için bir anlam taşıyarak mümkün olur. Yani ötekinin hayatında anlamlı bir biçimde var olabildiğimiz ölçüde kıymetli bir hayat yaşayabiliriz.

***

İnsan kendini var eden, köklerinin bulunduğu evi bir kere terk edince artık her yeri ev olarak görebiliyor. Her mekân, o insan için artık “olsa da olur, olmasa da olur” hükmündedir. Bu kopuş ve yitiriş fazlasıyla hüzünlüdür ve sahici bir sonun da başlangıcıdır. İnsan bunu fark ettiğinde dünyada artık sayılı günlerinin kaldığını anlar ve bitişi bekler, özler.

Fark eden bilinç hüzünlüdür. Anlayan, idrak eden, cevap bulan her bilinç hüzne mahkumdur. Evet hüzünlüyüz, gülecek ve eğlenecek takatimiz yok çünkü evimizden ayrıldık ve başımıza neler geleceğini çok iyi anladık.

Etrafınızda, hüzne tahammül edemeyen, bunu bir zayıflık olarak görüp hüzünden ısrarla kaçan ve hüznü yok sayanları görürsünüz. Onlar için hüzün; tedavi edilmesi, atlatılması gereken bir şımarıklık, bir boş zaman uğraşıdır. Oysa hüzün, insan ruhunun çekirdeğini oluşturur. Yalnızlık, sevilmeme ve ölüm gerçekliği ile yüzleşmemizi sağlayan, korkakça değil bilakis cesurca yaşanan bir duygudur.

Her şeyi şakaya vuran, tüketerek sürekli eğlenmek isteyen, yalnız kalamayan ve hüznü reddedenlerin yüzleşmekten çekindikleri derin korkuları vardır. Bu korkuları bastırmak için bitimsiz bir haz arayışı içerisine girerler. Oysa arzulanan hazzı başlatan ve bitiren de bir kopuştur.

Arzulamak bitimsiz bir duygudur. Sonu ve hududu yoktur. Çünkü insanın ilk öteki arzusu annesi üzerine kuruludur. Çocuk var olmak, mutlu olmak için annenin varlığına tüm gücü ve inancıyla sarılır, bağlanır. Fakat zamanla fark eder ki anne zaman zaman doyum nesnesini, ilgisini geciktirir, ihmal eder ve hayal kırıklığı yaşatır. Ve yine çocuk annenin yani öteki’nin var olmada eksik olduğunu (manque à etre) ve sonsuza dek arzunun anneyle beraber kaybolduğunu, kaybolacağını düşünür. Ama bu arzuyu aramaktan da asla vazgeçmez. Lacan’ın “nesne a” olarak adlandırdığı bu kayıp arzu nesnesi çocuğun hayatında büyük ve derin bir yer kaplar. İşte bu yüzden arzu dediğimiz duygu insan için çok canlı ve hareketlidir. Sabit kalmaz, saplanmaz, ulaştığında aradığı şeyin o olmadığını fark eder ve hızlıca sıkılıp bırakır. Arzu, kendi başına bir amaçtır ve o sadece daha çok arzu arar, sığınıp kalacağı bir liman değil. Muhakkak çevrenizde ya da kendinizde fark etmişsinizdir, büyük bir hevesle arzulanan makamların, çantaların, yazlıkların, telefonların elde edildikten sonra artık önemini yitirmesini ve değersizleşmesini.

Salt bir arzuyla elde ettiğinde görürsün ki  hayat amacı olarak gördüğün o şey aslında çok da değerli ve önemli değilmiş. Bu farkındalık önce büyük bir hayal kırıklığına, sonrasında ise yeni bir arayışa dönüşür. Hatırlatalım: Arzu etmek “istemek” demek değildir, istemek tatmin edilebilir ama arzulamak doğası itibariyle tatmin edilemez. Ve bunu gören evrensel iktidar insanın önüne daima satın alınacak yeni arzu nesneleri koyar. İnsan bu arzu nesnelerini hayatının en büyük hedefi haline getirir, gece gündüz çalışır ve hedefine ulaşır ama fark eder ki ruhu kendisine vaat edildiği gibi huzura ve mutluluğa kavuşmamıştır. Fakat hiç problem değil elimizdeki telefonun, ayağımızdaki ayakkabının ya da hayatımızdaki insanın önümüzdeki sezon yenisi çıkacaktır ve akışkan olan arzu, hâkim söylemin reklam enstrümanları aracılığıyla yeni nesnelere akacaktır.

Oysa biz gerçek olanın ne olduğunu başımıza gelen felaketler sayesinde fark ettik ve hakiki olanın ne olduğunu öğrendik. Philip K. Dick: “Hakikat, ona inanmayı bıraktığında dahi yok olmayan şeydir” diyor. Yok olmayan ve varlığını koruyan o “şeyi” kendimize has hüznümüzle aramaya devam edeceğiz.

Onlar ne derlerse desinler.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir