Güzelden Kurtulmak

Bilinmeliydi ki hayatın bir zamanı var, ölümün bir zamanı var; ama insanlar bunların hepsini birbirleriyle karıştırırlar.

Maurice Leblanc

Her şey çok gürültülü, çok parlak, çok “şimdi” ve çok “burada”. Gözümüzü alıyor dünya, gözümüzü kısıp bakıyoruz; ama bu sefer de bir şey göremiyoruz; çünkü görme biçimlerimizi yitirdik. Zannediyoruz ki insan sadece gözüyle gören bir canlıdır, oysa insan kalbiyle de görür, sesiyle, sessizliğiyle, orada olmayışıyla, gözünü oraya çevirmeyişiyle, rüyalarıyla, hissedişiyle ve nefesiyle de görür.

Haddini aşan gürültü, görüntü ve mevcudiyet bizi dünyaya karşı kör ve sağır kıldı. Kendimizi ve dünyayı sağlıklı bir biçimde algılayamıyoruz artık. Aciz kaldık.

Aciz kaldık ve dünyada o kadar çok melanet varken reddettiğimiz ilk şey de bu aciz kalışımız oldu. İleri insan, üstün insan, güçlü insan, mutlu insan, yüce insan her yerde. Bu yanılgı her yerde. Neşterle çizilip biçim verilmiş yüzler, mutsuzluk ve yetersizlik ölçüsünde basılan kahkahalar, “hayatımda her şey yolunda” fotoğrafları, o fotoğrafları düzenlerken asılan suratlar, hissedilmeyen öz değeri satın alarak, kurgulayarak, “shop”layarak elde etmeye çalışmak her yerde.

Bizi dünyanın alacasına, renkli jelatinlerine, süslü paketlerine, mis kokularına alıştırdı çiğ çağ. Sandık süslü ve ihtişamlı değilse başımızı çeviriyoruz, hazinelerin viranelerde gizli olduğunu unutarak. Hep güzele bakmak istiyoruz, güzeli duymak, güzeli hissetmek, güzel hissetmek; ama asıl sorun bizim güzel dediğimiz şeylerin gerçekten de güzel olup olmadığıdır. Bize haz veren, kışkırtan, kendimizi unutturan ve elde ettikten sonra kendini de unutturan şeyler sahiden de güzel midir?

Zamanın güzel olarak önümüze sürdüğü eşyalardan, hislerden, şeylerden kaçmak ne zor. Telefonda, televizyonda, gömlek almaya gittiğin dükkânda, müzik dinlerken araya giren reklamlarda, pencere önünden geçen arabadan yükselen şarkılarda, çocuğun okuldan getirdiği alışkanlıklarda, isteklerde. İstemesek de maruz kaldığımız, istemesek de bir süre sonra kalbimize, estetik zevkimize, kimliğimize işleyen o kof, narsist, biçimsiz ve plastik güzellik her yerde.

Zamanın güzel dediğinden kaçmak, zamanın güzelinden kurtulmak ne zahmetli mesele.

Tüm bu kargaşa içerisinde yapabileceğimiz tek şey durup kendi zihnimizdeki odaya sığınmak oluyor. Kendi zihnimizin içindeki o sessiz odaya taşınmak. Düşünmek, yaşamak, karar vermek, insan kalmak için hepimizin zihnimiz içerisinde bir oda inşa etmeliyiz. Tüm bu seslerden, ışıklardan, abartılı övgülerden, arkadaş toplantılardan, üçüncü dalga kahvecilerden, mevsim normallerinden kaçacağımız bir oda.

Bir köşeye çekilip: “Bana bu dünyada huzur veren şey nedir ve bu dünyaya niçin gelmişimdir?” sorularını kendimize soracağımız bir odaya ihtiyacımız var. Mümkünse bu esnada Spotify’da “dinlendirici müzikler” çalma listesi açık olmasın ve bir müddet her şey uçak modunda kalsın.

Çağın en zor ve “imkânsız date”i sanırım kişinin kendisiyle buluşması, oturması ve konuşması artık. Kendimizle baş başa kalamıyoruz, araya sürekli bir şeyler giriyor, yapılacak işler, görüşmeler, ziyaretler, diziler, filmler, müzikler, oyunlar, indirimler ve daha nicesi. Kişi kendisini göremeyince, tanıyamayınca dünyayı da görememeye, algılayamamaya başlıyor, kimliğini ve dünyayı da kendisine tarif edildiği şekliyle görüyor, duyuyor ve kabul ediyor.

Asıl soru şu: Bize dünyayı tarif eden, anlatan kim ve ne?

Kendilik bir zahmettir ve yüreklilik gerektirir. Kişi kendisiyle baş başa kalmak istemez çünkü karşılaşacağı şeylerden korkar; hayallerinden, başarısızlıklarından, olmayanlardan, geçmiş yaralardan korkar, yüzleşmek istemez bunun yerine bir çocuk gibi kendisini durmadan eyler. Her şeye uzanır, her şeyin tadına bakmak ister; her yerde olmak ister, herkesi tanımak ister. Kendisi hariç…

İnsan artık her dalın serçesidir, içinin ormanları hariç.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir