Her Şey Geçince

İnsan özlemin ne zaman bittiğini tam olarak bilemiyor. Kendi kendine iyileşen bir yara ya da ölüm gibi. İnsan yaranın tam olarak kendisine ne zaman acı vermeyi kestiğini bilmiyor; ya da tam olarak ne zaman öldüğünü. Bir bakıyorsun yaraların iyileşiyor; bir bakıyorsun ölmüşsün.

Halldor Laxness, İzlanda’nın Çanı

Bugün ilk kez uçan bir balonum oldu.

Akşam vakti, hafiften kar serpiştiriyor. Kurtuluş Caddesi’nin başında ihtiyar bir baloncu. Yamalı bir mont ve yeşil, tüylenmiş bir bere. Helal ekmek peşinde koşanlara memleketin verdiği ödül. İhtiyar adam küçük bir çocuğa balon uzatırken balonlardan bir tanesi elinden kaçıyor ve yavaşça göğe doğru yükseliyor. Başını çaresizce göğe dikip öylece bakıyor. Niçin o kadar çaresiz baktığını şu an bile anlayamıyorum. Ama içim ezildi. Biraz daha yaklaştım ve: “Amca balon almak istiyorum” dedim. Gözünü gökyüzünden zorla ayırdı ve hangisini istediğimi sordu. Parmağımla, yavaşça göğe doğru süzülen kırmızı balonu işaret ederek: “Onu istiyorum” dedim.

– “Ama o gitti?” diye cevapladı.
– “Olsun” dedim “belki bir gün döner”.

Balonun parasını ödedim ve beraberce balonun gökte kayboluşunu sessizce izledik.

Hayatımda ilk kez kırmızı uçan bir balonum oldu artık. Şu an nerede, hangi evde, hangi ağacın dalında, kimin mutluluğuna eşlik ediyor bilmiyorum ama benim, kırmızı uçan bir balonum oldu dünyada.

Çocukken, yorulduğum günlerde, ikindi vakti uykularına dalardım. Uyandığımda her yer karanlık olurdu ve ben çok fazla uyuyup ertesi günün akşamına kavuştuğumu zannederdim. Yarındaymış gibi hissederdim. Yarındaymış gibi hissetmek…

Bu hissi özlüyorum. O çocuksu korkuyu ve telaşı. Oysa şimdilerde bir an önce yarının gelmesini bekliyorum. Sonra bir yarın daha ve bir yarın daha. Hızlıca geçsin her şey. Hızlıca. Ve bitsin.

Çocukluğuma gidiyor zihnim. Hatırladığım şey hep birilerinin hikâyeleri. Çünkü sürekli izlerdim; insanları, gökyüzünü, ağaçları, ölenleri, gülenleri. Hep az konuşan ve çok dinleyen bir çocuktum. Tuhaf bir bitirimlik ve öfke de bulandı üzerime o vakitlerden. Ne yalan söyleyeyim iyi ki de öyle olmuş. Yoksa buraya kadar devam edemezdim.

İzlemeye ve dinlemeye devam ediyorum hâlâ. İnsanlar bundan sıkılıp sıkılmadığımı soruyorlar. Ama bundan hiç sıkılmıyorum. İnsan hikâyelerine karşı garip bir merakım ve ilgim var. Bunun nedenini de sorguluyorum sık sık. Bulabildiğim cevap şu oldu: İnsanın dünyadaki yalnızlığı ve onlara yardım etme isteğim. Bu dünyanın insanlara neler yapabileceğine, ne hallere koyabileceğine o kadar çok şahit oldum ki, o kadar çok acıyla kıvranan ve yok olan insan gördüm ki, içimde, onlara el uzatmam, yardım etmem gerektiğine dair güçlü bir benlik oluştu. Biliyorum ki insan bu dünyada ziyandadır ve yalnızdır. Onun bu yalnızlığını anlayabilmek, gözlerine bakabilmek, yargılamadan dinleyebilmek, bu zamanda insana verilebilecek en büyük hediyelerdendir. Elimden geldikçe, gönlüm dayandıkça bunu yapmaya söz verdim. “Anlaşıldım” hırkasını insanların sırtına nazikçe örtmeye söz verdim. Otuz altı yıl boyunca gönlüm buna dayandı, kalan vakitler için de dua ediyorum.

Peki beni kim anlıyor? Omuzlarıma o hırkayı kim örtüyor?

Buna ihtiyaç duyuyor muyum pek emin değilim. Ya da ihtiyaç duyduğumu itiraf edebiliyor muyum? Asıl soru bu bence.

Bazı insanlar ömürleri boyunca birilerinin yarasını sarmak, iyileştirmek, her şeyi düzene sokmak için koşturup dururlar. Ailelerinin, partnerlerinin, arkadaşlarının sorunlarını, zorluklarını çözmek, kolaylaştırmak için uğraşırlar. Fakat böyle bir desteğe kendilerinin de ihtiyaç duyabileceğini hiç düşünmezler. Herkese şifa olurken, dünyanın yorgunluğunu, kazasını, belasını üstlenirler.

Sizi sürekli düşünen, anlayan, yardımınıza koşan, iyileştirmeye çalışan insanların da düşünülmeye, anlaşılmaya, yardıma, iyileşmeye ihtiyacı vardır. Sürekli güçlü ve iyi görünmeye çalışsalar da yoruldukları, çaresiz hissettikleri zamanlar vardır. Sadece kendi kalbimizden değil, ötekinin kalbinden de mesulüz.

**

Çocukken en sevdiğim süper kahraman Superman’di. Çünkü Superman’in gücü her şeye yeter ve her sorunun üstesinden gelirdi. Yaşamım boyunca hep böyle davrandım. Bir şeylere yetmeye ve çözmeye çalışan biri olmaya çabaladım. Sanırım biraz yoruldum. Olacağı da buydu.

Bazen birilerinin benim için bir şeyler yapmasına, omuzlarımdaki yükü almasına, “bunların hepsi geçecek” demesine fazlasıyla ihtiyaç duyuyorum. Yeni bir savaşa, soruna, zorluğa pek istekli koşmuyorum. Bu bir yaşlılık alameti mi yoksa?

Kendime dair ne çok söz söylüyorum farkında mısın? Eskiden, sanki böyle değildi. Daha yüce ve mühim konular hakkında söz söylerdim kendimce. Fakat şimdi ne hissettiğimi, beklentilerimi, kırgınlıklarımı yazıyorum. Bu da bir yaşlılık alameti olabilir mi sevgili okur?

Sahi, orada mısın sevgili okur? Yazdıklarım sana ve sana ulaşıyor mu?

Son iki yıldır en çok duyduğum cümlelerden birisi şu oldu: “Sizi çok geç tanıdım.” Bunu her duyduğumda gülümsüyorum. Beni geç tanımaları o kadar normal ki. Çünkü arkamda bir reklam ajansı, parti, dernek, cemaat, tarikat, vakıf, bakanlık yok. Kitabım çıktığında afişleri sokaklara asılmıyor, PR şirketleri tarafından bir yerlere konuk alınmıyorum. Sadece gerçek edebiyata ve sanata gönül vermiş saygı duyduğum büyüklerim ve okurlarım var. Sosyal medyada kendimi cinsel bir obje olarak sunmuyorum (evet, bunu erkekler de yapar), sürekli birilerine saldırarak ve kavga ederek de var olmaya çalışmıyorum, bildiğim tek şeyi, yani yazmayı, edeplice sürdürmeye çalışıyorum. Tüm bu çaba bir şekilde karşılığını buluyor. Yazdıklarım, yığınların değil, şahsiyetli ve seçici insanların önüne şu an olduğu gibi bir şekilde ulaşıyor.

**

Bırakabilmeyi öğrendiğim bir dönemdeyim artık. İnsan bazen sıkı sıkıya sarıldığı, eline doladığı o ipi bırakabilmeyi öğrenmeli. Kangren olmadan, o ipe hayatını dolamadan, iple beraber savrulmadan bir şeylerden vazgeçmeyi, bir yerlerden gitmeyi öğrenebilmeli. Beni yoran, bana dolanan, karanlığa sürükleyen duygulardan, olgulardan uzaklaşmayı, onları kendi hallerine bırakmayı öğrendim. İnsan bıraktıkça, vazgeçmeyi bildikçe, boşluk ve yoklukla yüz yüze kaldıkça öğreniyor, büyüyor.

Şunu artık iyice anladım, ne yaparsanız yapın, hikâyenin sonunda herkes kendi çapındaki, meşrebindeki insanlarla aynı masaya oturup yemek yer ve günün sonunda herkes ait olduğu yere döner. O yüzden sizden gidenler aslında hem size hem de kendilerine büyük bir iyilik yapmıştır, ne onlara ne de kendinize öfkelenip yük olmayın.

Tuhaf zamanlardan geçiyorum. Sık sık “şu anda hangi duyguyu hissediyorum” diye kontrol ediyorum kendimi ve hissettiğim şey genelde hayal kırıklığı oluyor. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum hem kendime hem de insanlara dair ve bunu da açık yüreklilikle söyleyebiliyorum. Kırılgan maskülenite bana hep uzaktı. Bana göre, zayıflıklarını bilip onu gösterebilmek bir meydan okumadır. “En zayıf yanım bu, buyurun ne yapabiliyorsanız yapın” diyebilmektir.

Erkeklere duygularını, korkularını, hayal kırıklıklarını söylemeyi öğretebilmeliyiz. Asıl erkeklik!? budur.

**

Çok uzak bir yoldan gelmiş gibiyim. Sarhoşluğa benzer bir uykusuzluk üzerimde. Bildiğim, inandığım her şeyi unuttum sanki. Biletimin üzerinde ne yazdığını, nereye gideceğimi bile merak etmiyorum artık. Bir yerlerde güvende hissetsem, üzerime ince bir pike alıp saatlerce uyusam, uyansam her şey geçecek gibi.

Peki her şey geçince ne olacak?

Bilmiyorum.

Şöyle diyordu Turgut Uyar: “Issız tepelerde güneşe bakıp saati tahmin etsem / Haberim olmasa hiç perşembeden, pazartesiden.”

Öyle.

**

Bu arada, geciken kış geldi ve şehre kar yağdı. Ama bunun artık bir önemi yok.

Hem de hiç.

Selametle.

5 Yorum

  1. Sevcan Yurdakul 5 Ocak 2026 at 14:44

    kültür gündemi’ndeki yazılarınızla tanımıştım sizi. o günden bu yana ne yazsanız okuyorum. elinize, gönlünüze sağlık.

    Cevapla
    1. Kudret 5 Ocak 2026 at 23:29

      Yüreğinize sağlık. Kaleminizi son nefesinize kadar konuşturmanız duasıyla. 💐💐💐

      Cevapla
  2. Humeyra Pak 5 Ocak 2026 at 21:15

    Elinize sağlık hocam…

    Cevapla
  3. Birsen Bağcı 6 Ocak 2026 at 02:23

    Dünya ve dünyanın insanın içinde bıraktığı boşluk hissi… “Bu da geçer ya Hû”… İşte tüm meselemiz bundan ibaret. Fakat ısrarla bir çok şeye takılı kalıp, sonsuza kadar süreceği hissi yakamızı bırakmıyor…

    Cevapla
  4. M 8 Ocak 2026 at 02:24

    Önemi olan şeyler zamanında gelirdi hocam. Gecikmeler affedilmiyor bazen. Kar da yetmiyor, anlamı peşinden düşmedi zaten. Belki de bizi bulamadı, boş sokaklara düştü.
    Beklerken içimize çekilmiştik. Beklemek her şeyin önüne geçti. Şimdi de kaybolduk, gelemiyoruz. İstediğimiz oldu.

    Hocam, sizi okumak iyi gelmiyor bana. Ama galiba tam da bu yüzden buradayım. Siz… lütfen yazmaya devam edin.

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir