Ölümün Yakınlığı Üzerine

Eğer bu ölümse, ölümden korkmamalı.
Onun güzel yüzünde, ölüm bile güzeldi.

Francesco Petrarca

 

Dünya bir ayrılık istasyonu fakat biz bunu bir türlü aklımızda tutamıyoruz. Yüksek katlı binalara, filancayı makamında ziyaret etmeye, bol kameralı telefonlara aldanıp gerçek vatanımızı unutuyoruz. Bu renkli panayırın amacı da zaten bu: Ölümü düşünme, satın al ve tüket. Tükettikçe yaşadığımızı, mutlu olduğumuzu ve gerçek anlama kavuştuğumuzu düşünüyoruz fakat gerçek olan şu ki tükettikçe tükeniyor ve anlamdan uzaklaşıyoruz.

Anlamdan uzaklaşmak gerçeklikten de uzaklaşmadır, bir nevi uyuşmadır. Nereden gelip nereye gideceğimizi, sonlu olan hayatımızı, aslında ne için yaratıldığımızı unutmaktır. İnsan unuttukça garip bir rehavete kapılıyor ve bu rehavet de bizi incelikli yaşamaktan alıkoyuyor. Oysa insan bir son olduğunu ve günü gelince bu dünyadan yanına hiçbir şey almadan gerçekliğe doğru yol alacağını aklında tutsa, her gün hatırlasa daha başka yaşamaya başlar. Misal bugün yaptığı gibi ufak bahanelerle kalp kırmaz, kem söz konuşmaz. Nezaketle ve hassasiyetle dünyanın en kıymetli sanat eserine yaklaşıyor gibi yaklaşır her kalbe. Sadece insana değil yaratılmış canlı, cansız her varlığa dikkatle ve muhabbetle yaklaşır; yalnız başına göğe doğru uzanmış bir ağacın, parçalanmış kayanın, birden başlayan sağanak yağışın bir anlamı, mesajı olduğunu bilir ve buna göre bir muhabbet geliştirir.

İnsan beyni; korktuğu, acı duyduğu ve duyacağı olayları bastırmaya ve unutmaya meyillidir. Yaşamış olduğu en büyük kaybı, travmayı ve acıyı bile bilinçaltına iter, unutmaya ve güne ayak uydurmaya çalışır. Aksi halde yaşamış olduğu duygusal yoğunluk insanın dengesini bozarak sağlıklı bir şekilde yaşamasını engeller. Bir yakınınızın ölüm haberini aldığınız anı düşünün, o an yaşamış olduğunuz tarifsiz acıyı ve umutsuzluğu. Sanki hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacakmış, kalbinize ve ruhunuza çöken o acı hiç geçmeyecek gibi hissedersiniz. Ama zamanın iyileştirici gücü ile beraber yavaş yavaş yeniden hayat dönmeye, normalleşmeye ve yaşamaya başlarsınız. Bu da Yüce Allah’ın insana sunmuş olduğu büyük bir nimettir.

Ölüm acısını unutalım ama ölümü asla. Burada bahsettiğim elbette ki her an kendimizin ve sevdiklerimizin ölüm anlarını, yaşayacağımız ya da yaşatacağımız acıları düşünüp kendimizi üzmek, hırpalamak değil. Ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu, hepimizin başına bir gün geleceğini bilmek ve bu bilinçle hayatımızı sürdürmek en sağlıklı yoldur. Aksi halde büyük pişmanlıklara sürüklenip ruhumuzda derin yaralar açılmasına neden olabiliriz. Çünkü ölüm karşısında insan çaresizdir.

Sanırım bu çaresizlik hissini yaşamadan anlamak çok zor. Bir hastane odasında yüzlerce kez ölüm haberi vermiş doktorun son derece duygusuz ve mekanik bir şekilde kurduğu: ‘’Hastanızın yaşama şansı yok, en iyisi evde dinlensin’’ cümlesine şahit olup buz kesmeden insanın ölüm karşısında çaresizliğini ve gerçekliğini anlamak çok zor. O an; para, pul, makam, yüksek tanıdıklar, takipçi sayısı vs. hiçbiri ölümün şiddetli gerçekliğini ortadan kaldırmıyor, kurtuluşuna vesile olmuyor. Hissettiğin tek şey kupkuru bir çaresizlik, zayıflık.

O haberi aldığın andan itibaren artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Yediğin yemeğin, içtiğin suyun, gördüğün dünyanın anlamı ve varlığı değişmiş olur. Filmlerde izlediğin, kitaplarda okuduğun ölüm artık kapını çalmış ve hayatına dahil olmuştur. Kendine ve sevdiklerine yakıştıramadığın ve hep uzak sandığın ölüm tüm gerçekliğiyle karşında durur. İşte bu aşamadan sonra pişmanlıklar başlar.

Eğer bir hastalık vesilesi ile ölümü bekleyen kişi sizseniz yaşayacağınız pişmanlık ve hayal kırıklığı daha büyük olur. Öncelikli olarak bu durumu inkar eder sonrasında ise ‘neden ben?’ diyerek yavaş yavaş ölümü kabul etmeye ve dünyayla vedalaşmaya başlarsınız. Kalbini kırdığınız insanlar, gidip görmediğiniz yerler, yapmadığınız ibadetler tek tek gözünüzün önüne gelir ve derin bir pişmanlık yaşarsınız. Ölüme yaklaşan insanların yaşadıkları en büyük pişmanlıklardan biri de sevdikleri ile yeterince vakit geçirememiş olmaktır.  Hayatını ailesi ve dostları yerine iş hayatına adayanların dünyadaki son günlerinde bu durumun pişmanlığını yaşadıklarını biliyoruz.

Şayet ölüm haberini aldığımız kişi bir yakınımız ise iç muhasebe yaparak onunla geçirdiğimiz ya da geçiremediğimiz günleri, yeteri kadar ifade edemediğimiz sevgimizi düşünmeye başlarız. Onu kırdığımız, üzdüğümüz anlar gelir aklımıza ve keşkelerle dolu büyük bir hesaplaşma başlar.  Böyle olacağını bilseydik onunla daha çok vakit geçirir, onu daha çok mutlu etmeye çalışır ve onu hiç üzmezdik değil mi?

Yolun sonunda yaşayacağımız pişmanlık bu kadar açıkken hayatlarımıza, bugünden başlayarak her daim ölümü hatırda tutacağımız yeni bir yol tayin etmek bizlere büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Hz. Peygamber kendisine ensardan bir sahabenin: “Müminlerin en akıllısı hangisidir ya Resulallah?” diye sorması karşılığında; “Ölümü çok anan ve ölümden sonrası için güzel hazırlık yapanlar var ya, işte onlar en akıllı olanlardır.” cevabını veriyor. Ölümü hatırda tutmak temelde İslâm’ı hatırda tutmaktır. Eğer biz ölümlüler İslâm’ı hatırda tutarsak hem kendimize hem de sevdiklerimize daha yaşanılabilir bir hayat bırakmış oluruz.

Yine Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V): “Dünyada sanki gurbette imiş gibi veyahut yolculukta bulunuyormuş gibi ol. Kendini mezarlıktakilerden say. Sabahladığın zaman kendine akşamdan söz etme, akşamlayınca da sabahtan bahsetme. Hastalanmadan önce sıhhatinden, ölümden evvel de hayatından faydalan’’ diye buyuruyor. Bu emir doğrultusunda her gün hayatımızı yeniden gözden geçirmeli ve bu muhasebeyi sevdiklerimizle de paylaşmalıyız.

İçinde bulunduğumuz hayat bir fırsattır. Bu fırsat eninde sonunda elimizden ansızın kaçacak ve bizi terk edecektir. Önümüzde ise bizi bekleyen ebedi bir ahiret hayatı vardır. Öyleyse şu kısa ömür sermayesini iyi değerlendirmeli, ebedi olan istikbalimize iyi hazırlanmalıyız. Aksi halde büyük pişmanlıklar yakamızı hiç bırakmayacak ve bizi her daim huzursuzluğa sürükleyecektir.

Ölümü hatırlayan ve hatırlatanlardan olmak umuduyla.

1 Yorum

  1. Rabia Çiğdem Alan 15 Mayıs 2020 at 04:39

    “Hiç ölmeyeceğini zanneden kişi gibi (dünya için) çalış, yarın öleceğinden korkan kimse gibi de ahiret için çalış.” hadisi Şerifi işittiğimden beri bu sözler motto değeri niteliğinde hayatımda. Her ibadetimi yapışımda sanki son kez yapıyormuşum gibi samimi ihlaslı olmaya çalışıyorum. Azraille barışık olmak onu ruhumu Allah’a ulaştıran en iyi vasıta görmek o anı o ibadeti yaparken ki ihlası arttırdığını düşünüyorum. Fakat bunun yanı sıra birde Allahın yine bize takdir ettiği dünya hayatını da en iyi şekilde değerlendirmek için uğraşıyorum. Belki şuan bizden sonra ki nesiller için bir eser bırakamıyorum ama anın tadını çıkarmayı anda kalmayı öğreniyorum. Hiç bir şeye sahip olamayışımızı kavradığımdan beri de kafam rahat çünkü Veren de O alan da O nedir senden gidecek ?
    Telaşını gören de can senin zannedecek..! N.F. Kısa kürek. Bazen hastalandığım vakit çok sızlandığımda nefsime sesleniyorum “Aman be ne tatlı canın varmış ne şikayet ettin sanki bi gün alınmıycak bu bedenim” Mühim olan ruh, bakalım ona iyi bakabiliyor muyum? Zira ruhum bu alemde gurbette, gurbet kuşuna merhamet edip onu hak ile meşgul ediyor muyum mesele bu. Rabbim idrakimizi arttırsın. İman selameti versin cümle Ümmeti Muhammede

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir