Allah’ım Çok Güzel

İçimde hep ne olduklarını bilmediğim gizli ve meçhul ümitlere sarılmıştım; onlar olmasa bir saniye nefes alamazdım.

Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu.


Allah’ım her şeyin çok güzel. Kışın, baharın, yetim bırakışın, omuzlarımı darmadağın edişin ne güzel.

Mutfakta gizli gizli ağlayan anneler, nişan atmış kızlar, yalnızlıktan parçalanan babalar ne güzel.

“Eve götürün artık” diyen doktora içli içli bakmak, gözyaşlarını yutmak, yaşanmayacak güzel günleri bir anda kabul etmek, bir ölünün avuç içlerine ıslak gözlerini sürmek, öpmek, sarılmak ne güzel.

Yaşlanmak ne güzel. Böyle deyince annem çok üzülüyor. Annem yaşlandığımı görünce çok üzülüyor. Bazen ve hatta sıklıkla bana bakıp çok üzülüyor. Annem içimi bir film gibi izliyor.

Allah’ım yolların ne güzel. “Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç” demişti Edip Cansever. Uzun yollarda yürürken görmediklerimiz, bizden habersiz yürüdükleri yollar, evlerinin önü, düşledikleri yollar, önlerine açılan yollar, dönmedikleri yollar ne güzel. İnsan neden çıkar ki o yollara, neden dönmez ki gittiği yollardan, yerlerden, yollar neden bu kadar çok düşündürür bizleri ve öldürür?

Allah’ım aşkın çok güzel. Her şeyi yanlış yapmaya meyilli insana verdiğin bu âşık olma hali ne güzel. Bir insana tüm kusurlarına rağmen bağlanabilmek, tüm dünyayı onun gözlerinde izlemek, kendinden önce onu bilmek, beceriksizce mektuplar yazmak, özlemden ağlamak, yüzünü hatırlamaya çalışmak, âşığın çaresiz kalışı, âşığın silah kuşanışı, âşığın genişçe bir meydanda kurşuna dizilişi ne güzel. Allah’ım hepimizi koru, âşıkları bizden daha çok koru.

Kapıların kapanışı. Bazı vakitler niyetlendiğimiz tüm kapılar şiddetli bir şekilde yüzümüze kapanır. Umutlarımız, beklentilerimiz, hayallerimiz aniden tuzla buz olur. “Artık bu son, başka kapım kalmadı” dediğimiz kapılar hepsinden daha büyük bir gürültüyle kapanır. O an hissettiğin o boşluk ve çıldırtan çaresizlik. Asaletini koru ve tebessüm etmeye çalış. Şimdi değil, evde ağlayacağız. Allah’ım tüm kapıların yüzümüze kapanışı ve evsiz kalışımız ne güzelmiş.

Peki ya bu sis? Bir gün bile hayatımızın üzerinden kalkmayan, eve dönüş yollarını kaplayan, bize dünyanın normal halinin bu olduğuna inandıran, kalbimizi soğutan, gözlerimizi perdeleyen, renklerimizi körelten bu sis? Güneş görünce, aydınlığı hissedince neden bu kadar şaşırdığımı, ne yapacağımı bilmediğimi anlıyor musun şimdi? Sisten başka bir şey bilmeyen, yolları ve dağları pusla kaplanan birinin güneşten neden kaçtığını anlıyor musun? Ömrüme indirdiğin bu sis de çok güzel Allah’ım.

Yorgunluk. Sadece yaşamanın değil, doğmuş olmanın getirdiği bir yorgunluk. Yaşadığın evin, büyüdüğün sokakların, sokaklarda akan kanın, küçük yaşta başlayan kavganın, “gelecek ay bakarız”ların, yaşıtlarına içli içli bakmanın, adam olmanın, adam kalmanın, neden sustuğunu kimseye anlatamamanın yorgunluğu.

Biraz dinlenebilsek Allah’ım? Birileri de bizim altımıza bir sandalye çekip, bir bardak su uzatsa, elimizden tutup “hepsi geçti, artık bitti” dese. Biraz nefes alsak, bin bir şeytana sunulan o geniş ve nergis kokulu bahçelerin bir köşesinde de biz otursak. Biraz ıskalasa bizi o bela okları, biraz da bereket çökse üzerimize. Basit ve sıradan şeylere ulaşmak için bile bu kadar çok mücadele etmesek, birileri de kolaylaştırsa bir şeyleri bizim için. Ne de güzel olur Allah’ım. Sen de olmasan ben bunları kime yazarım?

Yazmak ne büyük bir bela Allah’ım. Tüm bunları hiç yaşamamış ve hiç yazmamış olmayı ne de çok isterdim. Geçen masanın başında şöyle düşündüm: Hiç emekli olamayacağım, ömrüm yettiğince sürekli olarak bu masanın başında kalacağım ve durmadan kendi içimi, zihnimi kurcalayıp, yaralayıp, parçalayıp yazacağım. Bir insanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisi bu sanırım, ölene kadar kendini parçalamak ve parçalarını yazmak.

Yazmak ayrı, yazdıktan sonrası da ayrı bir zahmet bazen. Neyi, ne için yazdığının, neden öyle hissettiğinin hesabını sorup yargılamalarını dinliyorsun bir de.

Yazmak olmasaydı ve ben her geçen yıl yazmaya bu kadar inanmasaydım, tutulmasaydım bir şeyler daha farklı olacaktı sanırım. Terapiler dışında insanlara daha çok temas ederdim sanırım. Tüm mesajlara ve aramalara dönerdim, daha çok gezerdim, daha makul birisi olurdum, insanlar biraz daha yaklaşabilirdi bana, bu kadar dalgın görünmezdim, dünyaya bakıp bu kadar çok üzülmezdim. Ama yine de yazmak çok güzel Allah’ım, tüm bu zorluklarına rağmen yazmak çok güzel. Yazmak olmasaydı yaşamın içinden çıkamazdım Allah’ım.

Çıkmazların da çok güzel Allah’ım. Kaçacak bir yer bırakmaman, tüm çarelerin tükenmiş olması, gücümüzün artık kalmaması, yerle bir olmamız ve herkesin bunu izlemesi çok güzel. Ama bazı kulların da inatçı Allah’ım. Kaçamadığında, tükendiğinde, yenildiğinde bile dişlerini sıkıyor, kaşlarını çatıyor, inat ediyor. Bazı kulların ölürken bile pes etmiyor.

Bazen de vazgeçmek çok güzel geliyor Allah’ım, iyileştiriyor. Cennet sandığımız cehennemlerden, çare sandığımız çaresizlikten, ev sandığımız kimsesizlikten kurtarıyor bizi. Zamanı gelince vazgeçmeyi, terk etmeyi bilince fırtına diniyor. Bugün acıtsa da, nefessiz bıraksa da yeniden yaşama dönmenin, umut etmenin, kendine dönmenin en iyi yolu vazgeçmek oluyor. Gönlümüzü tüm kötülerden, kötülüklerden vazgeçir Allah’ım.

Yeniden başlangıçların da çok güzel Allah’ım. Beter kuyulardan çıkıp gelişimiz, “artık kayboldu” dedikleri yerden koşar adım dönüşümüz, tükettiğimiz sıfırlar, her seferinde doğrulmamız, tükürmemiz ağzımızdaki kanı, irini ve yeniden tebessüm etmemiz çok güzel.

Her şeyi elimize yüzümüze bulaştırmamız, bir türlü doğru bir istikamette devam edemeyişimiz, hâlâ savruk yaşayışımız, akraba takımının dudak bükmesi, içten içe alayları, karşılayamadığımız beklentiler, ödemekle bitmeyen borçlar ve artık kesilen ümitler. Hepsi, hepsi birden çok güzel Allah’ım.

Vazgeçmiyoruz, görüyorsun değil mi? Etlerimiz lime lime doğransa da, ruhumuz çekilse de, yaşamak façamızı o biçim bozsa da vazgeçmiyoruz Allah’ım. Seninle olmaktan, seni konuşmaktan, senle konuşmaktan vazgeçmiyoruz. Sürseler de bizi 1000 kapından, 1001. kapına, yine o kırgın, kızgın ve çok seven yüzümüzle geleceğiz. Boyumuzu aşan günahlarla, hatalarla, yanlışlarla yine o kapının önünde, başımızı yere eğip bekleyeceğiz. Çünkü gidecek başka yerimiz, evimiz, kimsemiz kalmadı. Bizi kapından ayırma.

Allah’ım her şeyin güzel. Seni, kırgın bir kalple sevmek çok daha güzel.

1 Yorum

  1. Havva Arslan 12 Şubat 2026 at 00:40

    ‘Yaşamayı bileydim, yazar mıydım hiç şiir?’ okumayı seven, yazmaya öykünen fakat işin yaşama tarafında daha çok işi olduğu için edebiyat dünyasının ışıltısını uzaktan seyredenlere de selam olsun.

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir