Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi
İsmet Özel, Bir Yusuf Masalı
Seanslarda çok sık gördüğüm bir insan profili var: Kırgınlar.
Kırgınlar, çevrelerine göre biraz daha sessiz, sakin, içe dönük ve kendi hallerinde olurlar. Bu kendi hallerinde olma kısmı önemli. Birilerinin ne giydiğine, nereye gittiğine, hangi pozisyona yükseldiğine, neye sahip olduğuna çok bakmazlar, bunun dedikodusunu yapmaz ve kıskanmazlar. Hak eden herkesin, gönlündekine kavuşmasını dilerler.
Dünyaya dair büyük hırsları yoktur. Para kazanmak, birikim yapmak, fırsat kovalamak, ince hesaplar yapmak onlar için dünyanın en önemli meselesi değildir. Maddi konularda modern dünyanın “başarı” olarak adlandırdığı şeylere ulaşamazlar çünkü bunu pek düşünmezler, dert etmezler. Genellikle cömert olurlar ve kazançlarının tuhaf bir bereketi vardır. Çok sevdikleri eşyalarını kolaylıkla paylaşırlar, hediyeleşmeyi severler. Birilerini mutlu görmek, mutlu etmek onlar için dünyanın sayılı nimetlerindendir.
Kırgınlar sanıldığı gibi asık suratlı olmazlar. Onları ya birilerine tebessüm ederken ya da dalgın dalgın bir noktayı izlerken görebilirsiniz. Kırgın, tebessümün sadaka olduğunu bilir. Dünyaya gelmenin şaşkınlığını, uğradığı kötülüklerin şiddetini, kırılan kalbinin sızısını da hiç unutmaz, bu şaşkınlığını ve keşkelerle dolu dalgınlığını saklayamaz.
Kalp kırıklığı, kötülüğe maruz kalmak, dünyanın karanlığına uğramak bazı kalpleri, ruhları daha da köreltir. Zulme uğrayan bazen zalimleşir, hakkını aramak, öç almak için çirkinleşir. Ama kırgınlarda bunların hiçbirini göremezsiniz. Kırgın, başına gelenin bir başkasına uğramasını istemez çünkü bunun insanı nasıl etkilediğini, insanın başına ne tür belalar açtığını bilir. Çevrenizdeki kırgınlara bakın mesela, büyük bir çoğunluğunun insan ilişkilerinin iyi olduğunu, karşısındaki insana her daim büyük bir muhabbet beslediğini, onun kalbini koruduğunu, muhatabına karşı hep sevgi ve saygı dolu olduğunu göreceksiniz. Çünkü kırılan, kırmak istemez.
Bir kırgınla kolay kolay kavga edemezsiniz. Trafikte, yolda ya da hayatın herhangi bir alanında bir insana zarar verdiklerine pek şahit olamazsınız. Belki sinirlenip ağız dolusu sövdükleri olur ama sinirleri geçince bundan da pişman olurlar. Büyük hırslara sahip olmadıkları için, bu fani dünyanın boş mücadelesinden kendilerini beri tutarlar. Öfkeyle öne atlayan, bir gün kesinlikle kaybedilecek şeylere tutkuyla sarılan, bencil, saygısız, terbiyesiz insanlara genellikle yol verirler, tartışmazlar, dikkate almazlar. Sadece tebessüm ederler.
Kırgınların büyük bir çoğunluğu istemeyi ve ummayı bırakmıştır. Çünkü dünyanın işleyişini azıcık da olsa anlamıştır. Zaten bu işleyişi anlayanın yaptığı ilk şey, hızlıca geri çekilmek oluyor. Gençken birçoğumuzun dünyaya dair büyük beklentileri vardı değil mi? Ama yaşadıkça ve fark ettikçe o beklentiler kayboldu. Dünyada, henüz tam olarak idrak ve kabul edemediğimiz bir gizem var. İyilere sunulan ve sunulmayan şeylerle alakalı. Bu gizeme bir zaman itiraz ediyoruz ve büyük bir kırılmadan sonra bu itiraz, sessiz bir kabule dönüşüyor. O andan sonra artık istemeyi ve ummayı terk ediyorsun. Dua ederken bile bir noktadan sonra dilediğin tek şey sevdiklerinin ve kendinin sağlığı oluyor. “Ama olur mu öyle şey, o sonsuz hazinelerden ve güzelliklerden istemekle mükellefiz hepimiz” diyenler elbette şimdilik haklısınız, bir gün gerçekten kırıldığınızda yeniden konuşuruz.
Kırgın, bu dünyadan geçmeye çalışan kişidir. Pişmanlıklarıyla, tövbeleriyle kalp kırmadan, gönül incitmeden temiz bir şekilde gerçek aleme dönmeye çabalayan kişidir. Dünyanın sahiden de çok da bir numarasının olmadığını fark eder ve dünyayı terk etmekten yani ölümden pek de korkmaz. Ama sevdiklerinin ölümünden derin bir endişe duyar çünkü bu dünyada sığınacağı, gideceği başka bir yeri ve kimsesi kalmamıştır. Allah sevdiklerimize sağlıklı ve uzun ömürler versin.
Kırgınlar kin gütmezler, kolay kolay hasımlık etmez, düşman biriktirmezler. İnsanın hata payını hiç unutmazlar. Kendilerine kötülük yapanlara zarar vermez ama o kişiyle arasına bitimsiz bir mesafe koyarlar. Bazı fenalıkları affetmek mümkün değildir çünkü.
Kırgınlar sanılanın aksine bu dünyadan kopmuş insanlar değillerdir. Bilakis kırgınların bu karanlık dünyada, kendilerine ait huzurlu, aydınlık ve sade bir iç dünyaları vardır. Kimseye dokunmadan, kimseyi rahatsız etmeden, çok da ayrıksı görünmeden kendi iç dünyalarında yaşamayı öğrenmişlerdir. O iç dünya, dışarıdaki kötülükten, karanlıktan ve gürültüden kaçıp sığınılacak son alemdir. O alemde dedikodular, hırslar, yalanlar bulunmaz. Sadece kırgının içeriye davet ettiği bazı telaşlar, umutlar, zamansız çıkıp gelen mutluluklar bulunur. Hepsi bu.
Tanıdığım tüm kırgınlar hayatlarının her alanında zevk sahibi insanlardır. Mesela sadece ruhlarına değil görüntülerine de özen gösterirler. Temiz kıyafetler, şık elbiseler, her daim parıldayan ayakkabılar, özenle taranmış saçlar, kaliteli atkılar. Bahsettiğim şeyler kesinlikle doğrudan maddi imkânlarla alakalı değil. İnsan, sahip olduğu sınırlı kıyafetle de bir zevki ve tarzı olduğunu gösterebilir. Hoş, burada kırgının amacı zaten göstermek ve görünmek değildir sadece kendisine ve yaratılmış olmanın felsefesine saygı duyduğu, estetiğin dünyanın özü olduğunu bildiği için iyi giyinmeye, temiz kokmaya, dünyaya varlığıyla bir hoşluk katmaya çalışır. Bu hoşluğu sadece görüntülerinde değil uğraştıkları işlerde ve ilgi alanlarında da görürüz.
Yazmanın en temel sebebi kırılmaktır. Yazarlara şöyle bir bakın, büyük bir çoğunluğu kırılmış insanlardır. Dünyadan umduğunu bulamayan, kötülüğe uğrayan, örselenen, yalnız kalan insanın sığındığı ilk yer, yazının kalesidir. Yazı macerasını profesyonel olarak sürdürmenize de gerek yok, kırıldığınızda aklına gelen ilk şeylerden birisi de yazmaktır. Günlük tutan, şiir yazan, öykü yazan arkadaşlarınızı hatırlayın, onların bu dünyadaki kırgın hallerini ve güzelliklerini. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Sadece yazmak değil, okumak da dünyadaki kırgınların sığınağıdır. Kirli düzene ayak uyduramayan, büyük hayal kırıklıkları yaşayan insanlar, genellikle kitaplara kaçarlar. Kitapların kurduğu o büyülü edebiyat evreninde kendisi gibi kırgınlara sarılıp yalnız olmadıklarını hissetmeye çalışırlar.
Kırgınlar sessizdir. Dünyanın bazen de susarak tecrübe edileceğini, anlaşılacağını bilirler. Her şeyi konuşmaz, her şeyi anlatmazlar. Bazı hisleri insanların gözlerinden kolaylıkla okuyabilirler ve bunu diğerlerinden de beklerler. Kırgınlar, sıklıkla susmanın kalesine sığınırlar.
Toplumun incittiği insanlar sessizce kendi dünyalarına geri çekilir ve yalnızlaşırlar. Bu yalnızlığın temel amacı insanlardan soyutlanmak değil, daha az yara almaya çalışmaktır. Çevresi tarafından anlaşılmayan, sürekli eleştirilen, filizlenmek için kendi gönlüne uygun bir toprak bulamayan ruhların bir zaman sonra bulunduğu ortamdan uzaklaşması ve orada yalnızlaşması son derece doğaldır. Orada kalmaya devam etmek, yanlışların bir türlü düzeltilmediği sofralarda oturmak için ısrarcı olmak, hatır için zorbalıkları, kötülükleri görmezden gelmek ve sadece yalnız kalmayayım diye tüm bu olanlara göz yummak insanın kendisine verebileceği en büyük zarardır. Ruhunu, benliğini, kendini ezdirmektense, yalnızlığın o soylu kalesine çekilmeyi bilmeli insan. İşte kırgınlar, o soylu yalnızlık kalesine çekilmiş yorgun ve asil ruhlardır.
Kırıldık sevgili okur. Yazgımıza, yaşadıklarımıza, maruz kaldıklarımıza, ailemize, çevremize ama sanırım en çok da kendimize. Şöyle demiştim bir keresinde: “Kendimden beklemezdim bunu.” Sahiden de beklemezdim bunu.
En çok kendimize kırılıyoruz günün sonunda. Yaptıklarımız ve yapmadıklarımız için en çok kendimize kırılıp en çok kendimize üzülüyoruz. Ve yaşayıp gidiyoruz. Yaşamak denilen macera eğer buysa.
Gökhan Hocam ben İstanbul’da psikoloji öğrencisiyim. Bir şey soracağım size. Bu kadar çok şeyi aynı anda nasıl yapabiliyorsunuz? Durmadan üretiyorsunuz. Ne besliyor sizi?
Ölmekten korkmazlar, (onlara ihtiyacı olan minik sevdikleri olmasa) diye kişisel notumu düşüp öyle paylaşayım. Kaleminize sağlık…
Yine tam bam telimize dokunmuşsunuz. Dönüp geriye bakınca, o neşeli umut dolu çocuğa noldu diyorum, nasıl, niye böyle oldu. Yetişkin olmaktan mı, yoksa kaybedilen umutlar mı ya da dünyanın o kadar da büyülü olmadığı gerçeği mi? hangisi etkili oldu ya da hepsi birden sirayet ettide mi o küçük, umutlarını ve neşesini nehirlere döktü. kaybetti diyemiyorum çünkü sıkı sıkıya bağlıydık, çalındı da diyemeyiz aynı sebepten. hayır, bile isteye uçsuz bucaksız akıntılara bıraktık. Çünkü bu dünyada çok fazla acı var, çünkü bu dünyada çok fazla kırgınlık, haksızlık var çünkü bu dünyada insan insanın cehennemi, zulmü, kederi. olmayanlar da var şükür, sayıları çoğalsın. yine de insan; gören, düşünen, hisseden bir varlık. Bazısı da böyle napsın, yanıbaşında yardım çığlıkları, kulaklarını tıkayamaz, ekranlarda insan kıyımları, gözlerini kapatamaz, sokaklar da açlık sefalet, başını çeviremez, elinden geleni yapar ama dünyayı kurtaramaz. sonrasında kırılır, yapabilecekken yapmayan herkese. birden kırgın olunmaz, zemin sağlam, sebepler çoktur. sonrasında ne yaparsa yapsın, bu dünyada kırgın olmadan nasıl yaşanır bulamaz.. kaleminize sağlık.
Zihnimde sıkça yankılanan o cümle, “Bu fâni alem için beklentiye giren kalbime de kırgınım”. Yine hâlimizden anlamış ve “ben de mi bir acayiplik var” diyenlere yanlız olmadığımızı hissettirmişsiniz, var olun…
Yaşayıp gidiyoruz ama yaşamak umrumuzda. Kırgın bir yenilgiden örülen ellerimiz hala ırmakları yürütmek istiyor. Hala tükenmeyen umudumuz, umduğumuz, daha çok umdukça olacağına inandığımız ummalarla ummanda kayboluşlarımız…Ama olsun , canımız sağolsun.