Kış Ölümleri ve Ağrı

Hayatla her anlaşmaya varan, varamayanın kederini artırır, onun garipliğine bir ilmek daha atar.

Şule Gürbüz, Coşkuyla Ölmek

30 Ocak 2020’de şunları yazmışım: “Yıllardır görmediğim ilkokul arkadaşım İsmail ile karşılaştık. Bana sarılıp söylediği ilk şey: “Abi benim babam öldü, üç yıl önce.” oldu. İnsan babasının ölümünü taze bir haber gibi cebinde taşıyor hep.”

Ardından aynı satırları alıntılayarak 28 Şubat 2020’de şunları eklemişim: “Bunları yazdıktan günler sonra babamın kanser olduğunu öğrenmiştim. Bugün ise babam Şeref Ergür’ü kaybettim. Benim de cebimde taze bir haber var artık. Lütfen dua buyurun.”

Ve bugün 28 Şubat 2026. St. Petersburg’ta Tikhvin Mezarlığı’ndayım. Dostoyevski’nin kabrinin karşısındaki bankta oturuyorum. Tüm şehir ve kalbim kar altında. Cebimden babamın küçük telefon defterini çıkartıp, el yazısıyla yazdığı isimlere, telefon numaralarına, notlarına bakıyorum, harflerin üzerinde parmaklarımı gezdiriyorum. Arkadaşlarının çoğu ölmüş. Babam da öldü. Tam 6 yıl olmuş. Omuzlarıma, yokluğunun ve geride kalmanın ağır yükünü bırakıp gitmiş.

Hayatın acımasız işleyişi şudur: Başlayan gazap kolay dinmez, uzun sürer. Geride kalan 6 yılın özeti tam olarak bu oldu: Bitimsiz bir gazap.

Hiç olmayacaklar oldu, hiç söylenmeyecekler söylendi ve hiç gitmeyecekler birden gitti. Kayıplar, yaslar, taşınmalar, ihanetler, hastalıklar, olmazlar ve çıkmazlar. Hepsi arka arkaya geldi. Babamın gitmesini bekliyorlarmış gibi.

Sızlanmayı hiç sevmem, zoru görünce kaçmam, karşıdan gelen her neyse ve kimse geri adım atmam, dayanıklılığım da fena değildir. Bunları bir beceri olarak sıralamıyorum, sadece çevremden bunu gördüm ve hep buna göre yaşadım. Fakat şu son 6 senedir olanlar beni fazlasıyla yordu, hırpaladı. Tüm bu olup biteni tek başıma karşılamak, anlam vermek, yoluna koymak, yolda kalmak pek kolay olmadı benim için. Kaybedebileceğim ne varsa bir, iki istisna hariç hepsini kaybettim. Hâlâ tüm bu olup bitenlerin tam olarak neye karşılık geldiğini anlayamıyorum. Sadece yaşıyorum ve başıma gelenleri karşılıyorum.

“Dünyadaki en sahici şey nedir?” diye sorsanız hiç düşünmeden “ölüm” cevabını veririm. Ölüm asla gecikmez, hep zamanında gelir ve şiddetli bir kesinlik taşır. Belkisi yoktur, acabası da. Pazarlık edemezsin, merhamet isteyemezsin. Ölüm gelip masaya kurulduğunda, diğer her şey anlamını yitirir. Varlığı her şeyin üzerini gri bir örtüyle örter ve hissettiğin tek şey ruhunun tam ortasındaki, seni nefessiz bırakan o keskin acıdır. Çünkü ölüm gerçektir ve bildiğimiz tüm gerçekler, acıdan yapılmıştır.

Hayat hakkında büyükçe laflar konuşanların, sevdiklerini kaybedip kaybetmediklerini anlamaya çalışıyorum. Açıkçası büyük bir kayıp yaşamayanların sözleri bana bir parça eksikmiş geliyor. Dünyanın en şiddetli ve en dönüştürücü acısıyla karşılaşmamış bir insanın hayatla ilgili bu kadar kesin ve net konuşması büyük bir yanılgı. Ancak kaybedince anlıyorsun, bildiğin her şeyin aslında koca bir yanılgı olduğunu.

İnsan ancak büyük kayıplar sonrasında kendine yaklaşır. Bu büyük kayıplar ve acılar kendi kör noktalarımızı, kuytularımızı görebilmemize olanak sağlar. Her şey yolundayken hayatın karanlık yanları üzerine düşünmeyiz ve dolayısıyla kendimizin büyük bir parçasının bilgisinden de mahrum kalırız. Acı çekerken, yalnız kalırken, terk edilirken, yer yüzü altımdan kayıp giderken ben kimim? İnsanın kendilik yolculuğunun en önemli durağı bu sorulara cevap verdiği andır. Sonrası zaten büyük bir temaşa.

Sevdiklerini kaybeden insanlara bir bakın; bakışları, duruşları, söylemleri sonsuza kadar değişir. Büyük ve tedirgin edici bir sakinliğe bürünürler. Daha az konuşur, daha az hüküm verir, ortalıklarda daha az görünmeye çalışırlar. O büyük kavgalardan, hırslardan, insana ait dünyalık çamurdan uzak durmaya gayret ederler. Çünkü ölümün her şeyi yeneceğini, bitireceğini, sileceğini çok iyi bilirler.

Ölüm bazen, asla kapanmayacak derin ve soğuk bir oyuk açar içimize. O boşluğu doldurmak için elimize ne geçerse içine fırlatırız ama bu, hiçbir işe yaramaz. Tavsiyem, o büyük oyuğu doldurmaya, kapatmaya çalışmak yerine onu kabul etmek, onunla beraber yaşamayı hatta bazen de sürünmeyi becermektir.

Ölüm korkuyu bitirir. Bir insanın yaşayacağı en korkutucu şey, kişinin sevdiğini kaybetmesidir. Bu gerçekleştikten sonra artık dünya üzerinde korkulacak, çekinecek, endişe edilecek hiçbir şey kalmaz. Her ihtimal, her tehdit, her kavga caydırıcılığını yitirmiştir. Olacak olan zaten olmuştur. Daha fazlası yok.

Bir insanı unutmamaya çalıştınız mı hiç? Yüzünü, sesini, gülüşünü. Çünkü ondan geriye sadece hafızanızdaki bu iz kalmıştır ve o ize ömrünüzün sonuna kadar sahip çıkmak istersiniz, o izi unutmamak. Fakat zaman tüm yok ediciliği ve yağmacılığıyla zihninize hücum edip o izi de ortadan kaldırmak ister, sıklıkla da başarılı olur. Geriye yakıcı bir utanç kalır, o son izi koruyamamanın ve bir yüzü, bir gülüşü unutmanın utancı.

Geriye sadece utanç değil, yaşama devam edememenin sancısı da kalır bazen. “Ölüm bir eve girince sağ kalanları da biraz öldürüyor.” der Peyami Safa. Hepimiz, ölülerin geride bıraktığı ölüleriz aslında.

Tikhvin Mezarlığı’ndan çıkıp bilmediğim bir sokağa sapıyorum. Kar şiddetini arttırıyor. Kalbim fena halde dağınık. Zihnimde bir sahne canlanıyor:

Bir salı akşamı, ellerimi sıkı sıkı tutuyor ve: “Öleceğimi biliyorum” diyor tebessüm ederek. Sağ gözünden bir damla yaş yanağına iniyor. “Ama korkma” diyor “ben yanındayım hep.” Babalar ölürken bile oğullarını teskin ediyor.

Ne diyeceğimi bilemiyorum, onu üzmemek için gözyaşlarımı yutmaya çalışıyorum ama olmuyor. Gözyaşlarım sessizce dökülüyor. “Hep yanımda kal” diyebiliyorum sadece, hep yanımda kal baba.

Lütfen.

Bilmediğim sokaklarda olsam bile.

1 Yorum

  1. Arzu Basmacı 4 Mart 2026 at 10:36

    Tüm bunlar neden oluyor sorusunu katıldığım tüm atolyelerde atolye yürütücelerine, okuduğum tüm kitaplarda yazarlara hatta yapay zekaya bile mütematideyen soruyorum. Kalbimde saplı bir bıçakla yaşamam isteniyor benden, hemde hergün biraz biraz ölerek ama şikayet etmeyerek. Sonra acının kalbime mühürlenişi geliyor aklıma. Neden bu acı bu kadar keskin? Kalbim, bedenim ve dahi ruhum böylesine kıvranıyor? Ve sanırım daha korkutucu olanı bu acıyla ve ısrarla yaşamaya devam etmek. Sonra birşey oluyor, hatta iki şey oluyor. Birincisi bir el dokunuyor kalbime, acını geçirmeye gücüm yetmez ama buradayım diyor. Kayıplarını da getiremem sana ama bak buradayım. Şasırıyorsun önce. Tamam da niye ben? Sevilmeye layık olmadığını düşünen yanın giriyor devreye. Bir yanlışlık olmuştur diyor, tekrar bakma ihtiyacı duyuyorsun ama gerçek tüm çıplaklığıyla ve samimiyetiyle karşında duruyor. Şasırıyorsun ama tamam diyorsun, demekki yaranın dermanı olmasa da şifası vardır belkide. Binbir tereddütten sonra bırakıyorsun kendini bu şefkatli ellerin sığınağına. Yaraların günden güne iyileşiyor, acıyı hissediyosun ama her acıdığında boğazın düğümlenmiyor artık. Çorbaların tadı kaçmıyor, boğazından sıcak bir lokma geçiyor artık.Yaşamak ızdırap olmaktan çıkıyor ama yetmiyor.Belli ki birşeye daha ihtiyaç var.İki şey demiştim ya yazının başında. Şimdi hazırsan o geliyor. Bana verdiklerinin lezzetini tattıran, ama aldıklarının acısını çekeceğimi bilen,anlam ve adalet arayışımı mazur gören ve bana kıyamayacağından emin olduğum Bir’inin zamanı geldiğinde bana kalbimdekini vereceğine dair hissettiğim umut, güven ve aşk… Bu sayede keyif eşlik ediyor yaşamıma artık.Bu sayede gözlerimde sevinç varlığını gösteriyor zaman zaman ve ruhum huzurun koynunda uykuya dalıyor… Biliyorum kavuşmaya az kaldı…

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir