Şahsiyete erişmek, insanın kendi varlığında saklı olan imkânları, en iyi biçimde geliştirmesidir.
C. G. Jung
İnsanı kıymetli yapan, ona değer katan şey, kendisine özgü bir duruşu, tutumu ve şahsiyeti olmasıdır. Bulunduğu kaba göre şekil almayan, her yerde eğilip bükülmeyen, her daim akıntıyla beraber hareket etmeyen insanlar toplum için son derece önemli ve gereklidir. Çünkü hem yerel hem de küresel ölçekte insanlar giderek şahsiyetlerini, kimliklerini ve benliklerini yitirip aynılaşmakta ve insan olmanın rengini kaybetmektedirler. Bu da yaşamın, dünyanın ve hatta sanatın renginin kaybolması, dünyanın kararması demektir.
Dünyanın her yerinde insanlar artık aynı şeyleri takip ve taklit ediyor. Bu tek tip insan modeli sahiden de korkunç. Bir merkezden düğmeye basılıyor ve hepimiz aynı dizileri izliyor, aynı şarkıları dinliyor ve aynı mekânların önünde kuyruklara girip aynı şeyler üzerinden entelektüel yorumlarda bulunuyoruz. En ayrıksı duran kişi bile o gün piyasada ne varsa onun üzerine yorum yapmak, yazı yazmak, video çekmek ihtiyacı hissediyor. Ve tüm bunlar, sıradaki “yeni” önümüze sunulana kadar devam ediyor. Kendi gündemlerimizden ziyade, bize dayatılan, tercihmiş gibi lanse edilen şeyler üzerinden vaktimizi heba ediyoruz. Kendi yolumuzu, meraklarımızı, sevdiğimiz şeyleri bir müddet sonra unutup başka bir şeye dönüşüyoruz.
Peki ne oluyor da insanlar, sosyal medyada gördüğü şeylere bu kadar kolay ikna olup; o tatlıyı yemek, o pozu vermek, o akımı yapmak için bu kadar hızlı güdüleniyorlar? Cevabı çok basit aslında: Şahsiyetin silikleşmesi. Ebeveynleri tarafından özgüvensizleştirilen, sadece şımartılan, yaşamı tecrübe etme fırsatı sunulmayan çocuklar şahsiyet gelişimlerini bir türlü tamamlayamıyorlar. Ve hayatta alacakları her kararda bir başkasının ağzının içine bakıyor, bir ebeveyn arıyorlar. Çünkü bu zamana kadar karar verme süreçlerinde yer almadığı, kuvvetli bir özgüvene sahip olmadığı için tercihlerine, kararlarına, eylemlerine güvenmiyorlar. Takip ettiği ünlü, ınfluencer, şarkıcı ne yapıyorsa, ne söylüyorsa onları takip ve taklit ediyor. Sadece onları değil kalabalık toplulukları da takip ediyor. Ankara’da bir yol tabelasına tutunup fotoğraf çektirmek için saatlerce sıra bekleyen insanları hatırlayın. Bu kuyruk günlerce sürdü. Sırada bekleyen bir hanımefendiye mikron uzatıldığında: “Herkes yapıyorsa güzel bir şeydir herhalde” demişti. Tüm meselenin özeti bu aslında, şahsiyet silikleşince herkesin yaptığı şey size güzel geliyor çünkü kendinize ait bir güzeliniz, özeliniz, fikriniz kalmıyor.
Kendilerine ait bir yaşam tarzı, stili, sözü olan insanları seviyorum. Bunu bir dünyayı güzelleştirme çabası olarak da görüyorum. Her şeyin aynılaştığı bir dünyada kendine has bir yaşam kurmak ve bunu sürdürmek bana çok kıymetli geliyor. Dünyadan nefret etmeden, bir an önce dünyadan kurtulmaya çalışmadan, bize hediye edilmiş yaşamı kendi imkânlarımız doğrultusunda özenle ve güzelce yaşamak hepimizin vazifesi. Bunun doğrudan maddi imkânlarla bağlantılı olduğunu da düşünmüyorum. Milyarlarca liralık serveti olan, yedi sülalesine yetecek kadar para istifleyen insanların yaşamlarına bakıyorum. Evlerinde, ofislerinde kıytırık plastik çerçeveli, fotokopi kağıdına basılmış resimler, ucuz objeler; uzun çalışma saatleri, hırsla daha fazlasını kazanmak, büyümek için sarf edilmiş çaba, aileye ayrılmayan vakitler, seyahati, tatili avarelik olarak görmek ve daha nicesi. Kültür dediğimiz şey ancak bunların aksini yaparsak ilerler ve gelişir. Eski büyük ailelerin yaşadıkları evlere ve yaşam tarzlarına bakarsak ne demek istediğim biraz daha iyi anlaşılacaktır.
Ayrıca para dediğimiz şey kendimizin, ailemizin ve ihtiyaç sahibi kişileri mutlu etmiyorsa neye yarar ki? Yaşadığımız evi, çalışma alanımızı, yaşamımızı güzelleştirmeyen, bize bir estetik görgü ve alan kazandırmayan, sevdiklerimize daha çok vakit ayırmamıza imkân sağlamayan kazanç hiçbir işe yaramaz. Çok para, ancak mal hamallığına ve istifçiliğine dönüşür. Bu sebepten dolayı kazancımızı güzele, münasip ve temiz olana harcamalıyız. Bu da bir şahsiyet gerekliliğidir.
Son yıllarda fazlasıyla şahit ve rahatsız olduğum bir husus daha var. Özellikle genç ve orta yaş erkeklerin şahsiyetlerinin silinmesi, iğdiş edilmesi. Birilerinin peşine takılıp onlara yüce sıfatlar yükleyip hem kendilerinin hem de ailelerinin hayatlarını bu kişilerin iki dudaklarının arasına teslim etmeleri. Bir zaman sonra kendi fikirlerini ve iradelerini terk edip yücelik biçtikleri kişilerin güdümüyle yaşamaya başlıyorlar. Elbette büyüklerimizi sevip sayacağız, onların fikirlerini, yaşam biçimlerini, yönlendirmelerini dinleyip hürmet göstereceğiz ama aklımızı ve kalbimizi de kimsenin iradesine teslim etmeyeceğiz. Kimseyi annemizin, babamızın, ailemizin önüne koymayacağız.
Özellikle erkek çocuklarında, sevgi dolu, ilgilenen, değer veren, şahsiyet ve özgüven gelişimine katkı sunan bir baba olmayınca, çocuk bu ihtiyacını ilerleyen yaşlarında güçlü erkek figürlerinde karşılamaya çalışıyor. Kendisini onaylatmak, sevilmek, değerli hissetmek için güçlü erkek figürlerine yakın durup, onları yüceltip onların takdirini kazanmaya uğraşıyor. Bu uğraş esnasında da kişi ne yazık ki kendi duygularına, düşüncelerine, karakterine yabancılaşıyor, kendisi gibi değil, onay almak istediği ideal kişi gibi davranıp kimliğini unutuyor ve başkalarının kimliğine bürünüp onların adamı oluyor.
Yine genç arkadaşlara bir uyarıda bulunmak istiyorum: Kimsenin adamı olmayın, kimsenin adamı olarak anılmayın. Hayatta her zaman kendi bileğinize, kendi gücünüze inanın. Toplulukların içinde olmak son derece güvenli ve kazançlıdır. Çok para kazanırsınız, işleriniz kolaylıkla çözülür, aklınızı kullanmaya çok gerek kalmaz ama gün gelir önünüze bir hesap koyarlar ve o hesabı istemeseniz de ödemek zorunda kalırsınız. Tarih bu hesapların her zaman ağır olduğunu göstermiştir. Kazandığınızdan daha fazlasını ve değerlisini yani şahsiyetinizi, itibarınızı kaybedebilirsiniz. Doğru yol her zaman zahmetlidir. Siz zahmete tabi olun. Az kazanın, şatafatlı yaşamayın, kendi gayretinizle yokuşları tırmanın. Eğer bunu başarabilirseniz hikâyenin sonunda kimse size filancanın adamı, emek hırsızı, torpilli, avantacı diyemez, tırmandığınız o yüksekten indiremez.
Bir de insan dediğin bu kadar uyumlu, etkisiz, sessiz, mıy mıy olmaz. Her söylenene “evet” diyen, kafa sallayan, “siz bilirsiniz” çekenlerden olmayın. İnsanın sivri tarafları olmalı. Saygımızı, ölçümüzü kaybetmeden yanlışa yanlış demeyi bilmeli, kendi fikrimizi, sözümüzü söylemeliyiz. Aksi hâlde insan olmanın, bir akla ve kalbe sahip olmanın ne anlamı kalır ki? Şahsiyeti silinmiş, kendi aklıyla düşünemeyen insanlara bir bakın, bu insanlardan büyük bir şair, romancı, öykücü çıkmış mıdır? Çıkamaz. Bu doğanın kanununa aykırı. Sürekli birilerini mutlu etmek, kimseyi ürkütmemek, uslu çocuk imajı çizmek isteyen birinden sanatçı çıkmaz.
Gilles Deleuze, Claire Parnet’le yaptığı bir söyleşide şöyle diyor: “Beni etkileyen şey, evvela her hayvanın bir dünyaya sahip olması, bu çok merak uyandırıcı, çünkü öyle çok insan var ki, bir dünyası bile yok; bir dünyası olmayan bir sürü insan. Bunlar herkesin hayatını yaşar, yani herhangi birinin.” Deleuze’ün burada bahsettiği şey, modern insanın kendisine ait bir benlik kuramaması, kendisini tanıma zahmetine girememesi ve kitleler halinde herkes gibi hareket etmesidir. Peki herkes gibi olmak, herkes gibi yaşamak kötü bir şey midir? Bunun anlamı elbette herkes için farklı olabilir fakat bana göre herkesin yaratılış itibariyle kendisine ait bir rengi, sesi ve hissi vardır. Dünyayı yaşanılır kılan da bu kendine haslıktır. Bunu kaybettiğimizde bir bakıma yaşamın özünü de kaybetmiş oluyoruz.
Kendi gücünüzü, sınırlarınızı, kusurlarınızı görmek için biraz yalnız kalın. Sürekli birine, bir topluluğa, ideolojiye, Winnicott’ın ifadesiyle geçiş nesnesi gibi sarılmayın. Yalnızlığın öğreticiliğine ve terbiyesine inanın. Aksi hâlde kendinizi keşfedemeyeceksiniz, göremeyeceksiniz; sesi çok çıkanın, en çok taraftarı olanın, size babalık yapanın, kurtuluş vaat edenin peşinden bir ömür boyu sürüklenip gideceksiniz.