Ölümden Kaçma Biçimleri

De ki: “Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz.”

Cuma Sûresi, 62/8

Yaşam, bitimsiz bir düşüştür. Daha dünyaya geldiğimiz ilk an itibariyle bu düşüş başlar. Anne karnından bambaşka bir aleme gelen bebek, büyük bir şaşkınlığa ve bozguna uğrar. Evet, onu seven ve gülümseyen gözler etrafındadır fakat tüm bu olup bitenler, bu ses, bu ışık, acı ve açlık da neyin nesi? Dünya sahiden de böyle bir yer mi?

Bütünüyle olmasa bile, evet, dünya sıklıkla böyle bir yerdir ve bu, dünyaya uğramış olan her insanın kaderidir.

İnsan, acıdan ve mutsuzluktan uzaklaştıkça, yaşamın kendisinden ve insan olmanın özünden de uzaklaşıyor. Bizi hakikate yakınlaştıracak tek yol, var olmanın kederidir. Var olmak ve bu sonlu varlık üzerine düşünmek kederli bir şeydir fakat yaşamın ve insan olmanın tarifi bu kederde gizlidir.

Geçici bir süreliğine dünyaya uğrayan, bir gün kendisinin ve sevdiklerinin öleceğini bilen, tutkuyla bağlandığı ve hoşlandığı her şeyi bu dünyada bırakıp gideceği kesin olan insan, kederden bütünüyle nasıl uzak durabilir ki? İşte kişinin kendisinden, özünden uzaklaşma serüveni tam olarak burada başlıyor. Bir gün kendisinin ve sevdiklerinin öleceğini yok sayan, bunu lanetli bir düşünce gibi zihninden kovan ve sonsuz bir hayatı arzulayan insanın varacağı tek nokta, gerçeklikten uzak bir anlamsızlık ve kör bir aldanmışlıktır.

Günümüz insanı hakikati, mutluluğa yok pahasına satmıştır. Sadece mutlu olmak, ışıltılı görünmek, iyi hissetmek için, insanı tamamlayan; acıyı, kederi, ölümü, mutsuzluğu, endişeyi şehirden çok uzak bir yerde toprağın altına gömmüştür ve tüm gücüyle o yeri unutmaya çalışmaktadır. Hastalıklı bir biçimde sürdürdüğü sağlıklı beslenme, spor, estetik, makyaj, moda, yükselme hırsı, para gibi bileşenlere sarılıp bu unutuşu kolaylaştırmaya uğraşmaktadır.

Şehirler bize ölümü unutturmak arzusuyla inşa ediliyor artık. Büyük şehirlerde ışıklar hiç sönmüyor ve hayat hep devam ediyor. 7/24 ihtiyacımız olan her şeye kolaylıkla ve hızla ulaşabiliyoruz artık. Yemek, içmek, eğlenmek, gezmek, izlemek her an ulaşabileceğimiz şekliyle ve türlü kampanyalarla, fırsatlarla bir tıkla kapımızda, yakınımızda. Oysa, insanın arzularının, isteklerinin bir engele takılması, yokluğu ve olmayışı tecrübe etmesi gerekir. Gecenin bir vakti yemek yiyecek dükkân bulamamamız, sınırsız internetimizle sabaha kadar dizi izleyemememiz, eğlence mekânlarında sabaha kadar zıplayamamamız gerekir aslında.

Kulağa tuhaf geliyor değil mi? Farkındayım ama bana göre gerçek bu. Yaşamanın, hazzın, arzunun bir sonu olmalı. Işıklar zamanı geldiğinde kapanmalı, insan sınırsız bir şekilde her istediğine, istediği an kavuşamamalıdır. Aydınlığın, neşenin, keyfin bu kadar bitimsiz olduğu bir yaşamda, insan gerçekliğini yani ölümü görmezden geliyor, unutuyor.

Bize, ölümü, acıyı ve yaşamın kederini hatırlatacak, anlatacak insanlara, uzmanlara ihtiyacımız var.  Sosyal medyanın çoğunluğu; mutluluğun yollarından, endişeyi yenmekten, uzun yaşamaktan, alışveriş tavsiyelerinden, eğlenceli tatillerden, sürekli iyi hissetmekten bahsediyor. Bu, ruhlarımıza bilinçli bir şekilde zerk edilmiş bir uyuşturucu. Birileri de çıkıp o pahalı ışıkların, mikrofonların, lüks kameraların karşısında ölümü, mutsuzluğu ve insan olmanın kederini anlatsın. Bu vicdansız ve merhametsiz çağda ne yapacağımızı, nereye gideceğimizi anlatsın. Ayna karşısında ahmakça sürekli kendini izleyen, kendini geliştirmeyle kafayı bozmuş, kendisinin ve ailesinin çıkarları dışında başka hiçbir şey düşünmeyen bu kombin beyinli insanların sürüklendiği karanlığı yazsın. Uzmanların özenle hazırladığı Instagram postları bir keresinde de bize iyi değil de kötü hissettirsin, hayatın sert gerçekliğini yüzümüze vursun.

Ama bunu yapmak kolay değil. Neden mi? Çünkü ölümü, hakikati, hayatın sert gerçeklerini yazmak, anlatmak size takipçi kazandırmaz, beğeninizi ve görünürlüğünüzü arttırmaz. Aksine, bu yazı da dahil olmak üzere insanlar bu tür konulardan, hatırlatmalardan kaçarlar, görmek, dinlemek, okumak istemezler. “Bir gün bu dünyaya veda edeceğiz, o vakte kadar yaşadığımız dünyaya ve insanlığa ne gibi bir katkı sunabiliriz?” sorusunu soran bir terapist yerine “Kendinizin en iyi versiyonunu keşfetmek ve sonsuz mutluluğa ulaşmak için atacağınız 5 adım nelerdir?” sorusunu soran terapistleri dinlemek ve izlemek istiyor dünya.

Kısaca, insanlar, ölümü anlatan, hatırlatan kişilerden uzak durmak istiyorlar. Ölümü unutmak, merkezden öteye taşımak, hayatın ve bedenin sonsuzluğuna, pürüzsüzlüğüne inandırmak modern dünyanın bize yaptığı en büyük kötülük oldu. Oysa ölümü fark etmeden, gerçek bir yaşam süremez insan.

Peki modern insan mutluluğu ve ölümsüzlüğü niçin bu kadar çok önemsiyor? Cevabı çok basit aslında: Korkudan. Eğer sürekli olarak dünyayla meşgul olursak, durmadan bir şeyleri satın alıp, bir şeyleri izlersek kendi içimize bakmaya fırsat kalmaz. Kendimizden uzak durmaya, kendimize bakmamaya çalışıyoruz çünkü içimiz çok kurak ve bize çok yabancı.

İnsan, kendi ölümüyle beraber gezer. Bunu fark ettiğiniz andan itibaren ölümle ilgili bir şeyler yapmanız gerekir. Eğer ölümden sonra bir yaşama inanmıyorsanız tüm dünyanız ve varlığınız burasıyla sınırla kalır. Dolayısıyla burayı bırakıp gitmek istemezsiniz, tüm gücünüzle genç kalmaya ve ölmemeye çabalarsınız. Eğer ölümden sonra bir yaşama inanıyorsak, gideceğimiz yerle ilgili bir şeyler yapmamız gerekir. Yaşantımızı, rutinlerimizi, çevreyle ilişkilerimizi, davranışlarımızı gerçek dünyaya uygun bir hale getirmeliyiz. Peki kaçımız samimiyetle bunu yapmaya gönüllü? Bunları yapmaktansa ölümü merkezden uzaklaştırmak ve hatırlamamak şüphesiz daha kolay.  

Psikiyatrist Erol Göka ile 2021 yılında bir röportaj gerçekleştirmiştim. Ölüm bahsi ile ilgili şöyle demişti Erol Hoca: “Faniliğimizi, ölümlülüğümüzü bilmek yaşamımızın değerini azaltmak yerine arttırır.” Yaşam, tüm zorluklarına rağmen bize verilmiş bir hediye. Bize ayrılan vakit içerisinde bu hediyeyle ne yapacağımız bizim elimizde. Temel sorumuz şu: Yaşarken bu dünyadaki güzellikler için uğraşacağım, yoksa dünyadaki kötülükleri çoğaltmak için mi? Bu soruya verdiğimiz cevap bizim yaşamımızın değerini arttıracak ya da azaltacaktır.

Hayatta olmanın bedeli ölümdür. Hâlâ zahmetsiz bir biçimde nefes almak, yürümek, sevdiklerimize sarılmak insana verilmiş en büyük ve değerli hazine. O hazinenin kıymetini bilenlerden olmak ümidiyle…

1 Yorum

  1. Ebrar 9 Mart 2026 at 20:30

    her pazartesi yeni yazıyı bekliyoruz böyle ve beklediğimize değiyor. uzun yaşayın ve hep yazın lütfen hocam.

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir