Derin bir yara mı taşımaktasın? Bil ki o, bir eşiktir.
Carl Gustav Jung, Kırmızı Kitap
Yaz, bir cehennem gibi semtimizin üzerine çökmüş vaziyette. O vakitler, tüm gece sokaklarda dolanıp sabaha karşı uyuyor, ikindi vakti uyanıyordum. Sonrasında da zaman zaman Berber İbo’nun Sakızağacı’ndaki dükkânına uğrayıp dünyayı izlerdim. Berber İbo sağlam adamdır, çok terso bir zamanda kendisini riske atıp beni satmadığını asla unutmam. Buraya yazarak da şahitliğimi kaydetmiş olayım.
Yeryüzünde en az yer kaplayanların şairi olan Ece Ayhan, Tarlabaşı’nda yaşamış bir dönem, Sakızağacı’nda. Bir Sivil Şairin Ölümü’nde şöyle diyor: “Beyoğlu’nda. Sakızağacı Caddesi’nde, devletin hem dışında, hem de karşısında olarak”. Berberin önüne tabure attım yine. Ece Ayhan’ın bir dönem oturduğu evi izliyorum, çay yine zehir gibi. Kalbimde, zihnimde türlü fırtınalar kopuyor. Karşı komşumuz, Berber İbo’nun abisi olan Hasan Abi de o dönem yeni vefat etmişti, acı bir şekilde. İbo’nun içindeki ve gözlerindeki ateşi görebiliyorum. Birden sessizliği bozmaya karar verdi: “Buradan çıkış yok, biliyorsun değil mi?”. Nedense çok öfkelendirdi bu cümle beni, kaşlarımı çatıp yüzüne dik dik baktım ve hiçbir cevap vermedim. Sadece sustum.
Aradan yıllar geçti Berber İbo. Başımızdan çok işler geçti. Şimdi sen de burada değilsin. En son bir dergi sokak kültürüyle ilgili bir sayı hazırlıyordu. Orada eski kulağı kesiklerden birine ulaşmak için aramıştım seni çünkü ben her şeyi ve herkesi unuttum. O gün o soruyu sorduğunda çok öfkelenmiştim, tüm bu yaşam çabasının, kavgamızın boşa gideceğini hissettirmişti bana. Kusura bakma, sana değildi çalımım. Şimdi kırgın bir kalple ve şiddetli bir kabullenmişlikle cevap vereyim soruna: “Evet, biliyorum.”
***
Bazı ruhlar acıyla karılmıştır. Doğaları gereği dünyadaki acımasızlığı, kötülüğü, fenalığı daha derinden hisseder ve daha derinden yaşarlar. Çevrelerinden sık sık: “Sen de çok zayıfsın.” cümlesini işitirler. Oysa bu zayıflığın değil, yaradılışın bir sonucudur. Ve bana kalırsa da bu hassasiyet belirli bir dengede olduğu müddetçe de insana en çok yakışan tutumdur. Çevremizdeki acılara, yoksulluklara, çaresizliklere dönüp bakmak, eğilmek, onlarla hemhâl olmak, çözümler aramak; dünyaya sadece doymaya, biriktirmeye, eğlenmeye, gülmeye gelmeyen insanın birincil vazifesidir.
Topluluklar genel itibariyle acıdan kaçma eğilimindedir ve bu eğilim her geçen gün giderek artmaktadır. Çünkü modern yaşamda acıya, olumsuzluğa ve ölümü hatırlatan şeylere yer yoktur. İnsanlar ölümü ve acıyı unutmalı, sürekli iyi hissetmeli, kendilerini iyi hissettirecek şeylere yönelmeli ve onları satın alıp tüketmelidir. Dolayısıyla acıyı gören, hisseden ve dile getiren insanlar artık pek dinlenmez, görülmez ve sevilmez. Hatta arkadaş ortamlarından, gazete köşelerinden, kürsülerden uzaklaştırılır. Fakat dünyanın kurtuluşu, o uzaklaştırılan insanlardadır.
Çünkü insanı insan kılan şey, yalnızca kendi yarasını sarması değil, başkasının yarasına da bakabilme cesaretidir. Acı karşısında yüzünü çevirmeyenler, aslında dünyanın vicdan nöbetini tutanlardır. Onlar hayatın görünmeyen çatlaklarından sızan kederi sezer, insanın kendi üzerine kapandıkça nasıl eksildiğini bilirler. Bu bilmek, insanın içine ağır bir taş gibi oturur fakat aynı zamanda onu diri tutar. Çünkü kalbi bütünüyle nasırlaşmamış herkes bilir ki, insan ancak başkasının acısına temas ettiği yerde derinleşir, büyür.
Bu yüzden hassas ruhları incelikle değil de zayıflıkla suçlayan çağ, aslında kendi körlüğünü alkışlamaktadır. Oysa merhamet, insanın içindeki en eski ve en soylu bilgidir. Bizi birbirimize bağlayan görünmez ip, biraz da bu ortak sızıdan dokunur. Acıyı hissetmekten korkmayanlar, dünyanın bütün karanlığına rağmen hâlâ bir kandil yakılabileceğine inananlardır. Belki de bu yüzden onların varlığı rahatsız eder, çünkü hatırlatırlar. Unutulmak isteneni, üzeri örtülmek isteneni, hızla geçilip gidilmek isteneni hatırlatırlar.
Bazı ruhlar acıyla karılmıştır ve acıdan yapılmıştır. Tuhaf ve sırlı bir biçimde yaşarken sıklıkla acıyla sınanmıştır ve bir yerden sonra da hayatın bu yanına alışmış, acı, ruhunun bir parçası olmuştur. Baktıkları her yerde, bulundukları her mecliste, yaptıkları işlerde acıyı fark edip hissedip söylemlerini ve eylemlerini buna göre şekillendirmişlerdir.
Bu insanları şu basit ve çiğ düşünceyle eleştiremeyiz: Acıdan beslenme, iyiyi ve güzeli görememe, bundan bir fayda sağlama, mutlu olmak için yeteri kadar çaba sarf etmeme vs. Bazen ne yaparsanız yapın hissettiğiniz en kuvvetli duygu acıdır; doğmanın, tüm bu kötülüklere şahit yazılmanın, yaşıyor olmanın, ayrılmanın ve özlemenin acısı. Her türlü çabaya rağmen aşılamayan acılar kalbinizin tam ortasındadır. Dünyayı güzelleştiren, iyileştiren ve incelten işte o acılardır, acıyla karılmış ruhlardır.
***
Paris’te aylak aylak dolanıyorum. Haziran olmasına rağmen hava oldukça serin ve çok güzel bir yağmur yağıyor. Her gelişimde merkezden daha uzak yerlere, sokaklara atıyorum kendimi. Bu şehir bana niçin bu kadar çok hüzün veriyor ve niçin bu kadar çok kendine çekiyor bilmiyorum. Şehrin dışına çıktıkça siyahi nüfus da artmaya başlıyor, bakışlar sertleşiyor. İşte yaşam bu noktada başlıyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Camus’nün ölümünden sonra yazdığı bir mektupta şunları söylüyor: “Camus’nün büyük adam olduğu muhakkak. Güzel bir üslubu vardı, sağlam felsefi görüşle onu besliyordu. Fakat asıl kıymeti bu iç harbin kendi içinde geçmesiydi. Ruhunu muharebe meydanı yapmış olanlardan. Büyük romancı değildi, hatta orta derecede bile… Fakat devrine bazı kelimeleri mühür gibi basan adamdı: ‘Abes’ ve ‘yabancı’yı dünyaya, hatta bize bile kabul ettirdi. Bir gün kahvede rastladım, konuşacaktım, fakat başı çok kalabalıktı. Zaten beş dakika oturdu, oturmadı.”
Acaba ona Paris’te hangi kafede rastladı? Karşılıklı konuşsalardı nelerden bahsedecekleri? Büyük bir sır.
***
Dünyanın raksına uyum sağlamaya çalışıyorum. Adımlarımın uymadığını, o acemiliği siz de fark ediyor musunuz? Ama yine de çabalıyorum sevgili okur. Tadım pek yok. Her şey için bu kadar çabalamak çok yordu ve sanırım biraz da hevesimi kırdı. Kitaplara daha fazla gömülmem gerektiğini hissediyorum şu sıralar. Biraz daha çok yazmak. Arada bir şeylere kapılıp gülüyorum, oyalanıyorum, zamanı unutuyorum. Yaşamak, sanırım bu.
Peki her şeyin daha iyi olduğu zamanlar, yaşamaklar var mıydı? Buna “hayır yoktu” demeyi çok isterdim. Çok isterdim gülen gözlerimi, annemin elinden sımsıkı tutup göğü izlemeyi, babamın kabadayı yürüyüşünü taklit edebilmeyi, teslim olabilmeyi, o ilk gençliğimi. Fakat bitti.
Her şey bitti. Satırlar için söz veremem.
Hocam yazınızın satır aralarında bile ince bir sızı hissettim.Merhamet insanı acıtan bir his ve taşımasının zorluğuna rağmen bunu yüklenmek,buna talip olmak da zarif bir yürek ister.
Yazarların bakışıyla konuşmanız, ‘o olsaydı ne derdi?’ biçimindeki değerlendirme tarzınızı beğeniyorum.