Anadolu’nun Şiirdeki Gölgesi: Yahya Kemal Beyatlı

Bir gün Yahya Kemal’e “Neydi o eskilerin hayatı acaba? Nasıl yaşarlardı?” diye sormuştum. Gülerek “Gayet basit, dedi, pilav yiyerek ve Mesnevi okuyarak. Medeniyetimiz pilav ve Mesnevi medeniyetiydi.”

Ahmet Hamdi Tanpınar

Anneye hürmet hususunda aklımıza gelen ilk isimlerden biri olan Veysel Karani hazretleri şöyle der: ‘’Anne sözü dinlemek, insana Peygamber hırkası giydirir’’. Buradan hareketle; Yunus Emre ilahilerini sıcak yuvasında her dem taze tutan, Efendimizin yaşam öyküsü olan Muhammediye’yi serin yaz akşamlarında aile bireylerine makamına uygun bir biçimde okuyan Nakiye Hanım’ın da yavrusu Ahmet Agah’a şöyle bir öğüdü olur: ‘’Oğlum, dünyada iki insanı sev: Peygamber Efendimizi, bir de Sultan Murat Efendimizi!’’. Müslümanların gönlünün nuru Hz. Muhammed ve Türklerin Balkanlarda başı dik yaşama sebeplerinden, Sultan Murat. Üsküplü Nakiye Hanım oğlunun hem Müslümanlığını hem de Türklüğünü her daim diri tutup ömrünü buna göre şekillendirmesini ister. Bu arzusu ilerleyen yıllarda gerçekleşir diyebiliriz, oğlu Agah Türk dünyası üzerinde sözüne hürmet gösterilen biri haline gelir. Evladı doğduğunda baba İbrahim Naci Bey evdeki Kuran-ı Kerim’in bir sayfasına: ‘’Mahdu-mum Ahmet Agah’ın dünyaya geldiği tarihtir: 14 Safer-ül-hayr, Teşrin-i sani 1300 (2 Aralık 1884)’’ yazar, Agah böyle mübarek bir kültürün içerisinde dünyaya gözlerini açmıştr. Özel hayatında zaman zaman güçlük çeker, sendeler. Bu sarsıntılar neticesinde taşlar yerine oturur. Yaratılmışların en güzeli olan insan beşerliği sebebiyle şaşar, şaşkınlıklarının doğru yola sevk ettiği insanlardandır Agah Kemal.

On üç yaşında annesini kaybeden Agah o günden sonra akşam vakitlerinde İsa Bey Camii’nde Yasin okur, ailesi ve memleketi için dua eder. Bu konuyla alakalı ise yıllar sonra şöyle der: ‘’Müslümanlık alemine o kapıdan girdim’’. Fakat öyle bir zaman gelir ki Cumhuriyet Gazetesi’nin kitap ekinde Kavaklıdere isimli alkol üreticisinin reklamı için dizeler yazar ve bu davranışından ötürü Necip Fazıl Kısakürek tarafından Büyük Doğu Dergisi’nde sert bir dille eleştirilir (Konunun detayları için Ali Görkem Userin’in ‘Kral Yolu’ isimli kitabında bulunan ‘Yahya Kemal ve Kavaklıdere İlanı’ başlıklı yazıya göz atabilirsiniz).

Bahsi geçen şair ilerleyen yıllarda Türk şiirinin en kıymetli ustalarından biri olacaktır. Agah Kemal ilk şiirlerinde kendi ismini kullanırken daha sonra şiirlerini Yahya Kemal olarak yayınlatır, Cumhuriyet döneminde ise Şehsuvar anlamındaki Beyatlı soyadını alan şair o yıllarda büyük bir şevkle şiire sarılır ve aruz vezniyle sayfalar dolusu şiir denemeleri yapar. Yanı başından ayırmadığı; Recaizade Ekrem’in ‘’Zemzeme’’si, Abdülhak Hamid’in ‘’Makber’’i, Muallim Naci’nin ‘’Ateşpare’’, ‘’Şerare’’,’’Fürüzan’’ isimli şiir kitapları şairi o dönemde besleyen eserler olarak gösterilebilir.

Hüzünde Buldum Şiiri 

Alem, hüzündür. Alemin omuzlarımıza ve kalplerimize yüklediği bu hüzün şüphesiz ki insanı harekete veyahut uzun bir küntlüğe sevk eder. Sanatın bu hüzünden kaynaklandığı kanaatindeyim, hüzün olmasaydı sanat şüphesiz ki dar bir çemberde sıkışıp kalacaktı. Nazik El-Melaike: ‘’Hüzünde buldum şiiri’’ der. Annesini toprağa veren Yahya Kemal daha sonra üvey anne ile beraber yaşamak zorunda kalır ve en sonunda bu durumdan rahatsız olan şair evden ayrılıp kendini iyiden iyiye şiire verir. Yahya Kemal bu yılları şöyle değerlendiriyor: ‘’Benim çocukluğum çok hazin geçmiştir… Hepimiz bir terkibiz, doğmadan önce fizyolojik bir terkip, doğduktan sonra iklim etkileri ve özellikle çevre kültür etkileriyle oluşan bir terkip…’’ Şairin farkında olarak ya da olmayarak işaret etmekten kaçındığı ve ‘’terkip’’ dediği şey kader dairesinden başka bir şey değildir ve nasip insana bahşedilen çok kıymetli bir hazinedir.

Yahya Kemal şiire erken yaşlarda başlamıştır aslında. Konur Ertop’un Sel Yayınları’ndan çıkan ‘Mektepten Memlekete’ kitabından öğrendiğimize göre şair ilk kez beş yaşında bir şenlik gecesi gördüğü ve unutamadığı, Redife isimli kızı ikinci kez on iki yaşında yine bir düğün organizasyonunda görür, Redife’den fazlasıyla etkilenen genç hece vezniyle bir şiir yazar. Demin bahsettiğimiz kader kavramı dakik ve şaşmaz bir şekilde işlemeye devam eder. Şairin Redife’yi üçüncü görüşü Cuma vakti şehirdeki Rufai dergahındaki törenin çıkışına denk gelir. Aşık olduğu Redife, tekkenin şeyhi Sadettin Efendi ile evlenmiştir. Genç adam yine kaleme kağıda sarılır ve bu sefer aruzla bir kıta yazar, bu kıtayı kendisi gibi şiir yazan ve şiirden anlayan Sadettin Efendi’ye gösterip bir bakıma şeyhten öcünü almaya çalışır. Aradan fazla bir zaman geçmez, genç kadın kendisine yazılan şiirlerden habersiz doğum esnasında hayatını kaybeder, Yahya Kemal için yeni bir hüzün kapısı daha açılmış olur.

Türkçenin Süt Dişleri

Günceli yakaladığını ve bugünün şiirini yazdığını iddia eden şiir yazıcılarının ortaya koydukları ürünlere bir bakalım. İşçilikten uzak, özentisiz, geldiği gibi kağıda dökülen ve üzerine çok fazla kafa yorulmayan, çağcıl imge ve sözcüklerin peş peşe manasızca sıralandığı şiirler. Ayrıca olayın bir de edebiyatın özünde bulunan ‘edeb’ meselesi var ki marjinallik bayrağı altında toplanmış şairlerin yeteneksizliklerini gizlemek için kullandıkları bir silah haline gelmiş.  Bizim duyduğumuz, okuduğumuz, bildiğimiz şiir temizdir. Hiçbir poetika okumadan dünyanın en kıymetli dizelerini yazan Yunus’un şiiridir, incelik ve işçilik temellidir.  Burada sözü Cemal Süreya’ya bırakalım ki sözün hakkı verilmiş olsun: ’’yunus ki süt dişleriyle türkçenin / ne güzel biçmişti gök ekinini’’.

Yahya Kemal’in şiiri de yapı olarak temel derdi batılı şiir anlayışı ile geleneksel şiirimizi uygun bir biçimde birleştirip yeni bir söyleyiş ortaya çıkartmaktı. Verlaine, Baudelaire ve Mallerme gibi öz şiir taraftarlarının tesirinde kalan Yahya Kemal öz şiirden hareketle şiirimizde şiire ait olmayan unsurları temizleyerek şiiri asıl unsuru olan ritme kavuşmaya çalışıyordu. Topraklarımızın öz değerlerini batılı bir yaklaşımla inceleyip yorumlayan şairin poetik arzusuna başarılı bir şekilde kavuştuğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Nihad Sami’den ödünç alıp söyleyecek olursak şair Türkçenin Türkiye topraklarındaki güzelleşme tarihini adım adım takip ederek, milletimizin asırlar boyunca bu lisana verdiği güzellikteki sırları araştırmış, bulmuş ve onu terennüm etmiştir. Yahya Kemal’e göre günlük yaşamda kullandığımız kelimelerle şiir yazılmalıdır, divan şairlerinin ve divan şiirinin en önemli sorunu budur, halkın kullandığı dilden kopuk bir şiiri halkın anlayıp yorumlaması zordur.

Yahya Kemal şiirine kaynaklık eden unsurlar genel olarak Osmanlı tarihindeki zaferler/yenilgiler ve İstanbul semtlerinin güzellikleridir. Türk tarihini 1071 Malazagirt Meydan Muharebesi ile başlatan Yahya Kemal millet vatan toprağıyla bir bütün olarak görür. Türk milletine yeni bir vatan ve vatan topraklarında bir milletin şekillenmesine fırsat veren bu muharebe Anadolu için yeni bir başlangıç demektir. Dokuz asır boyunca, vatan toprağı, milli tarih ve İslamlıkla yetişen millet anlayışını şöyle özetler Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinde: ‘’Ta Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu / Bu nefer miydi?’’.

Şairin İstanbul’a olan hayranlığını ‘Kendi Gökkubbemiz’ isimli kitapta Yakacık, Fenerbahçe, Moda, Göztepe, Maltepe, Erenköy ve Çamlıca gibi birçok semte yazdığı şiirlerde görebiliriz. Yahya Kemal vatanına, insanına ve maneviyatına İstanbul’u sembol olarak seçmiştir ve bu değerler üzerinden topluma sesini ulaştırmıştır. Aynı zamanda Türk tarihinin ve coğrafyasının da bir sembolü olan İstanbul şehrini sevmek ona hayran olmak Türk milletini ve vatanını sevmek demekti. Şair İstanbul’a bakınca yalnız bugünkü halini değil, İstanbul’un fethinden itibaren bu şehrin acılarını, sevinçlerini, zaferlerini, mağlubiyetlerini kısaca tarihini görmektedir.

Yahya Kemal’in şiirlerindeki titizlik tüm edebiyat dünyasının malumudur.  Şiirleri üzerinde uzun süreli çalışır, bir kelimeyi hatta bir bağlacı şiirin musikisine uygun bir biçimde yazmak için yıllarca bekler ve ürünlerini yayınlamaktan genellikle kaçınır. 1910’da İsviçre’ye ertesi yılda Britanya’ya giden şair, ‘benim yaşamımı konu edinen bir öyküdür’ dediği  Açık Deniz şiirini ancak 1925 yılında tamamlar ve çevresine şiirini sunar. 14-15 yıl bir şiir üzerinde çalışmanın nasıl bir hal olduğunu tahayyül etmeye çalışıyorum, ahir zamanlarda yaşayan ve yazı işleriyle uğraşan insanlar için büyük bir benlik terbiyesi olmalı. Dergilere gönderdiği şiirler ya da editöre teslim ettiği kitap dosyası yayınlanmayınca bir anda tüm silahlarını kuşanan ve öfkeyle kalabalığa ateş açan şairlerin varlığına şahit olduktan sonra 15 yıl bir şiir için çalışan şairlerin geçmişte var olduğuna inanmak haliyle zor geliyor.

Şiir çalışırken ince eleyip sık dokuyan şair bunun nedenini ise şöyle açıklıyor: ‘’Şiir duygusunu dil biçimine getirinceye kadar yuğurmak, onu çok toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki, mısra sanki duygunun ta kendisiymiş gibi okura içten bir duygu vermek. İşte bunu özlüyordum’’. Bu amacına sonuna kadar ulaşabildiğini söyleyebiliriz. Güç bela okuduğumuz, ‘iyi bir şiir, bilemedin dize çıksa da okuma gayretime değsin’ dediğimiz  sözde şiir kitaplarının yapamadığı da işte tam olarak bu. Duygudan yoksun kelimeleri yan yana dizip şiir diye piyasaya sürmeleri ve bu yaptıklarının ardında kalabalık bir sesle durmaları. Şiirin aslında farklı bir nefes olduğunu ve bize Afrika’ya ilk kez adım atma duygusunu yaşattığını Yahya Kemal’in ‘Kendi Gök Kubbemiz’i okuyunca yeniden fark ediyorsunuz. Kitabı bitirip rafa koyduğumuz zaman da okuduğumuz şiirler hayatımıza sirayet etmiş oluyor artık.  ‘Süleymaniye’de Bayram Sabahı’ şiirini okumuş bir adam bayram sabahlarında artık başka biri olarak niyet edecektir abdest almaya. Çünkü o dizeler çoktan duygunun ve hayatın kendisi olmuştur.

Bugün de büyük şairlerin ısrarla üzerinde durduğu ve gençlere verdiği öğütler görüyoruz ki o dönemlerde de aynı. Yahya Kemal bir konuşmasında şunları söylüyor: ‘’Bir şiir, okuyucusunu kendine hayran bırakmalı, hayretlere sokmalı. Yeniler hayret uyandırıcı. Halbuki hayret çabuk geçer, hayranlık ise uzun müddet devam eder. Genç şairler hayret ettirmek yolunu tutmamalıdır. Zira şiirin gayesi hayret ettirmek değildir. Gençler şiirin nasıl yazılacağını bilmiyorlar. Mesela bir boks maçı tasavvur edin. Boks, eldivenle ve muayyen kaidelerle yapılır. Halbuki bir taraf boks eldiveni yerine tabanca kullanıyorsa bu, bokstan başka bir şey olur. Gençlerin şiirleri de böyle. Çünkü gençlere ‘üslupsuz yazmak ve vezin bilmemek meziyettir’ dediler. Gençler de meğer biz ne meziyetli insanlarmışız da haberimiz yokmuş diye sarıldılar kaleme’. Aradan yıllar geçse de şiirin içindeki dertler baki kalıyor demek ki.

Fransa’da Öze Dönüş

Yahya Kemal’in hayatındaki kırılma noktası şüphesiz ki Fransa’ya gidip öğrenim hayatına orada devam etmesi olmuştur. Köşklerde düzenlenen meşk alemlerinde sık sık Avrupa şehirlerinden, düşünürlerinden ve uygarlığından bahsedilir, Türkiye’nin ne kadar geride kaldığını ve bu ülkenin artık bir zindan halini aldığı anlatılırdı. Beşir Ayvazoğlu o dönemle alakalı şunları söyler: ‘’İstanbul’dan bize ait her şeye nefret hisleriyle dolu olarak kaçan, tarih ortasında ve coğrafyada Türklüğü aramak üzere genç bir adam olarak döner’’. Tüm bu anlatılardan etkilenen genç şair her ne koşulda olursa olsun Fransa’ya gitmeyi kafasına koyar. Nitekim 1903 yılında Memphis gemisiyle İstanbul’dan ayrılan Yahya Kemal, özünü bulmak ve anlamak için uzun bir yolculuğa çıkar.

Genç şair o dönemde adlarından sıklıkla söz ettiren Jön Türk hareketinin önde gelen isimleri; Ahmet Rıza, Prens Sabahattin, Doktor Abdullah Cevdet gibi isimlerle tanışır, Sami Paşazade Sezai ve Hüseyin Siret gibi tanınmış edebiyatçılarla da derin edebi sohbetler eder. Yahya Kemal bambaşka bir aleme adım atmıştı artık. Gençliğin ve edebiyat aşkının verdiği heyecanla bir yılda Fransızcayı öğrenen Kemal her akşam tiyatrolarda, şiir etkinliklerinde ve edebiyat ortamlarında bulunmaya çalışıyordu. Kaçtığı ülkeden artık edebi olarak da uzaklaşıyordu, o dönemde yazılan Türk şiirlerini zevksiz, köksüz, tutkusuz ve acemice buluyordu.

Yazının başında Yahya Kemal’in annesinin manevi yoğunluğundan ve babasının dini hassasiyetinden bahsetmiştik. Genç şair geleneklerine bağlı küçük Üsküp kentinden ve gidip geldiği Rifai Dergahı’ndan oldukça etkilenmesine rağmen ilerleyen yıllarda bu etki zaman zaman kırılmıştır. Özellikle Paris günlerinde kiliseye ve dine karşı gelen grupları kendine yakın hissediyordu. Sosyalist Jean Jaures, Edauard Vaillant, anarşist Sebastian Faure, Stephane Fort gibi isimlerin söylediklerini ve yazdıklarını dikkatle takip ederdi. İşte tam da bu dönemde dinlediği Fransız ve Avrupa tarihinden yola çıkarak Türkiye’yi, Anadolu halkını ve bu halkın tarihi  kökleri üzerine düşünmeye başladı.

Süheyl Ünver’in ‘Yahya Kemal’in Dünyası’ kitabında aktardığına göre şair o günlerini şöyle özetler: ‘’ 1903’e doğru bizim gençlik kozmopolitti. Vatan haricileri çıkmak arzuları doğardı. Din ve milliyetimize muhalif, Osmanlılık ve Müslümanlığı terk eden bir ruhla Paris’e geldim. Milliyetimin kıymetini Paris’te duydum’.

Nev-Yunanilik

Yahya Kemal Fransa’da ikamet ettiği zamanlarda Yunan-Latin edebiyatına da derin bir merak salar. Jose Maria de Heredia’nın şiirlerini dikkatlice okuyan ve bu şiirlerdeki yoğun işçilikten etkilenen şair, Heredia vasıtasıyla Yunan ve Latin ozanlarının eserlerini ve hayatlarını detaylıca inceler, gerek yazıldığı dilde gerek tercümeler ile okumalarını sürdürür. Türkçenin Eski Yunan sanatına benzediğini bu ölçüde son derece basit, yalın ve güzel olduğunu belirmiştir. Yeni Türkçeyi Heredia’nın aracılığıyla eski Latin ve Yunan şiirinin yanında gören Yahya Kemal asıl Türkçeyi Sophokles’in Yunancası ve Tactius’un Latincesi gibi saf kabul ediyordu. Netice itibariyle Yahya Kemal bu saf Türkçeye ‘Beyaz Lisan’ adını veriyordu.

Yahya Kemal Türkiye Türklüğünü ne Doğulu ne de Asyalı olarak görür, ona göre bizler Akdenizliyiz. 1914 yılında Azaryan Yokuşu’nda Yakup Kadri ile bir köşk kiralayan şair, arkadaşıyla beraber uzunca sohbetlere, tartışmalara girişir. Bu tartışmalar neticesinde o dönem ilgilendiği Yunan-Latin kaynaklarının iyice etkisinde kalan Yahya Kemal, Yakup Kadri ile beraber ‘Nev-Yunanilik’ (Yeni Yunancılık) diye bir kuram ortaya atarlar. Bu düşüncenin temelini ‘’İran’dan Yunan’a geçmek’’ eylemi oluşturur. Türk edebiyatının İran etkisinden kurtulmasını ve artık Yunan klasiklerine doğru yol almamız gerektiğini düşünüyorlardı.

Bu kuram Konur Ertop’un ‘Mektepten Memlekete’ isimli kitabında şu şekilde yer alır: ‘’Çağdaş edebiyatımız yüzünü Avrupa’ya dönmüştü. Ancak örnek aldığı sadece Fransızların son dönem şiiri ve düz yazısıydı. Avrupa’yı bütün olarak kavramak için ise eski Yunanlılardan başlamak gerekti. Coğrafya bakımından olduğu gibi, az çok uygarlık bakımından da Yunanlıların mirasçısı olduğumuzu kabul ediyorlardı: ‘Bu mirasa sahip çıkmamıza din engel olmuştur. Bu durum, 1850-1860 yıllarına kadar sürmüştür. Biz o tarihlerden bu yana hep Fransızlara bağlı olmuşuz. Bütün Fransızların ve onlarla birlikte Avrupalıların kaynağı olan Yunanlılara dönmeliyiz ki, tam anlamıyla bir edebiyatımız olabilsin. Dolayısıyla şiir ve düşünce anlayışımızı değiştirmek , onların anlayışını almak gerekir’ diyorlardı’’. Dil estetiğinde süslü ve boyalı İran biçimlerinden yalın, özentisiz ve sade olan Yunan biçimlerine geçmek isteyen Yahya Kemal arkadaşı Yakup Kadri ile beraber bu konuyu Tevfik Fikret’e açıp bir dergi çıkartmak isterler. Tevfik Fikret dergiye Cenap Şahabettin ve Rıza Tevfik’in de katılmasını ister lakin bu iki edebiyatçı bu görüşü saçma bulup dergi meselesine yanaşmazlar. Tevfik Fikret’in ölümüyle birlikte dergi projesi de rafa kalkar, kısa süren bu Nev-Yunanilik akımı Yahya Kemal’in ilerleyen yıllarda olumlu manada atıflar yaparak hatırlayacağı bir kuram olarak edebiyat tarihinde yerini alır.

Paris’ten İstanbul’a dönen Yahya Kemal heybesini birçok yeni fikirle doldurmuştu. Çalkantılı dönemler yaşayan şair nihayetinde ana dilinin ve uygarlık tarihinin farkına varıp Batı’da kendi ulusunun şiirini aramıştır. Türkiye’deki tanınmış şairler Fransız şiirini örnek alırken Yahya Kemal bu edebiyatın kaynağından Türk şiir kimliğine ulaşmanın yollarını arayıp çözümler sunuyordu. Darüşşafaka ve Medreset-ül-Vaizin’de uygarlık tarihi dersi veren şair aynı zamanda Türk Ocağı’nda da Türklük ve edebiyat üzerine konuşmalar yapıyordu. Dönemin fikir adamlarından Ziya Gökalp’in Turan görüşüne karşılık 1071’den sonra oluşan Türkiye Türklüğünü ve onun Türkçesini, o Türkçenin yazı dilini savunuyordu. Bu görüş ayrılıklarına rağmen İstanbul Üniversitesi’nde Toplumbilim okutan Ziya Gökalp’in önerisi ve desteği ile Yahya Kemal üniversiteye hoca olarak atanır. Akademik ortamda fikirleri iyice yayılan Yahya Kemal çevresinde hatrı sayılır bir hale oluşturur. Bu hale onu Lozan’daki barış görüşmelerinde delegeliğe, Atatürk’ün bir dönem arkadaşlığına, Varşova , Madrid ve Pakistan elçiliğine kadar taşıyacaktır.

Yahya Kemal’i bir yazıyla anlatmak oldukça güç, hayatındaki iniş ve çıkışlara rağmen Yahya Kemal Türk olarak kalmış, Türklüğü sadece bir ırk olarak görmemiş, herkesin ‘Batı’ diye inlediği zamanlarda ‘Anadolu’ demiş, şiiriyle Türk edebiyatına yeni ufuklar açmış kıymetli bir kişiliktir. Derdi bu topraklar olan şairin elbet karşısında duranlar da olmuş. Örneğin İlhan Berk Yahya Kemal için: ‘’Yahya Kemal’i bugün için savunmak, Osmanlı İmparatorluğuna özenmek, onun dirilişine yardım etmektir’’ der. Osmanlı dün de bugünde hainleri korkutmuştur, korkutmaya devam edecektir. Osmanlı’nın edebiyattaki gölgesi bile derdi bu topraklar olmayanları ürkütmüştür. Her şeyi bir yana bırakıp kendi ölçülerimle Yahya Kemal’e baktığımda bir vatan şairi, bir Osmanlı gölgesi görüyorum bu da bizim gibi insanlar için çok şey demektir.

Ettiğimiz bunca kelamın özeti mahiyetinde Yahya Kemal’in ‘Edebiyata Dair’ isimli kitabında sayfa 139’a bakıp yazımızı noktalayalım: ‘’Acaba, bizim vatanımız gibi, geniş bir memleketi olup da onu asla görmeyen, edebiyatta gözleri ecnebi bir aleme dalmış ve yalnız o alemden bahseden başka bir millet var mıdır?’’

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir