Yalnızlık ve Tek Başınalık

Bu tek başınalık sevimli değildir. Dayanıklılık gerektirir ve insanın gücünü yıpratır.

İsmet Özel

Sosyal yaşantılarımızda adım atacak yer kalmadı. Her yer kalabalık, derinlerden gelen bir uğultu var, kimse kimsenin ne söylediğini duymuyor ama herkes konuşmaya devam ediyor: Onu da tanıyorum, bunu da, geçen yaz tatilinde oradaydık, perdecilerin gelini değil mi o, yol geçecek oradan, evet değerlenecek, bize de bekleriz, yüzde yüz burslu bizimkisi, bu adamı da hiç sevmem, haftaya aynı saatte toplanalım yine…

Bu uğultulu kalabalık hiç susmaz ve ne kadar tahammül ederseniz, hayatınız üzerinde o kadar tahakküm kurar.  Burada tek çıkar yol; dünyanın, insanın ve hatta kendi zihninizin gürültüsünden kurtulmak; geçmişin yıkıcılığı, geleceğin belirsizliği ve anın acı gerçekliğinden sıyrılmaya çalışmaktır. Bunu yapmanın en güzel yolu ise sessizce birkaç adım geriye çekilmek, o yorucu ve yoğun gündemleri bırakıp kendi kurduğunuz dünyaya yönelmektir.

Bu geri çekilme hamlesi ilk bakışta bir yalnızlık hali gibi görünse de aslında durum pek de öyle değildir. Yalnızlık ve tek başınalık birbirinden farklı iki kavramdır.  Yalnızlıkta, toplum sizi anlamaz, düşünceleriniz, şahsiyetiniz ve varlığınızı kabul etmezler ve sizi aralarına almayarak yalnızlığın karanlığına iterler. Kısaca yalnızlık kabul edilmeyen benliğin itilmesi ve bu itilmeye, engellenmeye karşı benliğin hem bilişsel hem de davranışsal olarak tepki vermesidir. Tek başınalıkta ise kişi; mevcut dünyayı, sosyal yaşamı ve ilişki ağlarını görüp bundan rahatsız olur ve bir seçim yaparak tüm bu sahteliklere arasına mesafe koyar ve de bilinçli bir şekilde yalnız kalmayı, tek başına olmayı tercih eder. Tek başınalık, ilişki yoksunluğundan değil mevcut ilişkilerden rahatsız olma ve uzaklaşma halinden doğar. Kısaca; yalnızlık maruz kaldığımız, tek başınalık ise seçtiğimiz bir durumdur.

Amerikalı filozof Paul Tillich yalnızlık üzerine yaptığı çalışmalarda İngiliz diline iki kavram hediye eder. Tillich yalnız olmanın acısını ifade etmek için yalnızlık (Loneliness); yalnız olmanın ihtişamını ifade etmek için de tek başına olma (Solitude) kelimelerini kullanır.1 Bir tarafta acı varken diğer tarafta ihtişamlı bir iç huzur vardır. İşte bu yüzden; sürekli tek başına gezen, kimine göre asosyal, içine kapanık, kimseye ihtiyaç duymayan ve yardım istemeyen insanların nasıl bir iç huzura sahip olduğu konusunda kesin yargılarda bulunamayız.

Tek başınalığı tercih edenler sosyal hayatlarını sürdürmek için ötekinin varlığına bağlanmazlar. Hali hazırda kendi dünyalarında mutlu oldukları ve kendilerine yettikleri için durumdan rahatsız olmazlar. Ama bir de sosyal, dışa dönük ve pozitif olduğu söylenen insanlara bakalım; sürekli olarak bir ötekine ihtiyaç duyarlar. Yiyip içeceği, gezip tozacağı, vakit geçireceği, haz alacağı birilerini ararlar hep. Her gün başka biriyle arkadaş olur, başka biriyle fotoğraf paylaşır, başka biriyle ayrılır, başka bir nesne satın alır ve bunu herkesle paylaşır. Çünkü kendi iç dünyasıyla yüzleşmek, o çorak ruhu ile karşılaşmak istemez. Tek başına kalmaktan, zayıflığının ve güçsüzlüğünün ortaya çıkmasından fena halde korkarlar.

Bir de kendi küçük dünyalarını kurup o dünyada tek başına yaşayanlar vardır. Siz de tanırsınız bu insanları; dedikodudan ve kalp kırmaktan uzak dururlar, ayda yılda bir, çok yakın 2-3 dostuyla buluşurlar, muhakkak kendilerine özel bir ilgi alanı oluştururlar, bol bol okumaya ve not almaya çalışırlar, karşılık beklemeden sevdikleri ve güven verdikleri için tüm üzgünlüklerde ve kırgınlıklarda insanlar ilk olarak onlara koşarlar.

Schopenhauer kendini toplumdan, arzudan ve diğer dağıtıcı unsurlardan uzaklaştıran insanları bilge olarak tanımlar. Kierkegaard ise birey olabilmek için öncelikli olarak varoluşumuzun sınırlı ve sonlu olduğu korkusuyla yüzleşmemizi, bunu kabul etmemizi önerir. Bunu da ancak kalabalıktan sıyrılmakla yapabileceğimizi ifade eder. Kendi yaşamış olduğu dönemde toplumsallık ilkesini moral bozucu bulan, söz konusu kavramın ilahlaştırıldığını söyleyen Kierkegaard, değersiz kalabalıktan sıyrılıp mükemmellik arayışı içerisinde olmanın gerekliliğini de ısrarla vurgular.2

 Psikanaliz ve Tek Başınalık

Peki nasıl oluyor da bazı insanlar kendi iç dünyalarında sessiz sedasız yaşayıp giderken bazıları yaşamak için daima bir başkasına bağlanmak zorunda kalıyor? Ünlü psikanalist Winnicott 1958 yılında yazdığı The Capacity To Be Alone başlıklı makalesinde insanların yalnız kalabilme yeteneklerinin oluşumunu anlatır. Winnicott’a göre insanın yalnız kalması kişinin ruhsal gerçekliğinde iyi bir nesnenin olmasına bağlıdır. Yani çocuk eğer yaşamın ilk yıllarında annesiyle güvenli bir bağlanma modeli oluşturmuşsa, annesinin gözlerinde kendi varlığını görmüş ve gerekli ilgiyle büyütülmüşse, çocuk dünyanın güvenli bir yer olduğunu ve anne ortadan kaybolsa bile bir süre sonra geri döneceğini düşünür. Çocuk annenin varlığına inanarak yalnız kalma kapasitesini geliştirir. Bu esnada ortamdaki herhangi bir oyuncak, beşik, süs eşyası da annenin varlığını temsil ederek bebeği sakinleştirebilir. Bu nesneler ilerleyen yıllarda herhangi bir sportif faaliyet, sanat uğraşı ya da herhangi bir hobi haline dönüşebilir. Kişi yalnız kaldıkça bu nesnelerle/faaliyetlerle uğraşarak öteki olmadan da yaşamayı öğrenir.

Özetle Winnicott annesinden gerekli ilgiyi görmüş ve kendisine bir ilgi nesnesi/faaliyeti oluşturabilmiş kişilerin tek başına kalma kapasitesinin ve becerisinin diğerlerine göre daha fazla olduğunu söylüyor. Daldan dala atlayan, sürekli mutluluk arayışı içinde olan, arkadaş çevresi sürekli olarak genişleten kişileri bu gözle incelemek de faydalı olabilir.

Bahsettiğimiz tek başına kalabilme becerisi ve tercih edilmiş yalnızlık çevremizde ne olduğu ile ilgili değil, beynimizde olup bitenlerle ilgilidir. Tek başınalık için illa ki bir dağ başı, sessiz bir sahil ya da tenha bir çay bahçesi gerekmez; insan kalabalık bir alışveriş merkezinde, bayram sofrasında, kına gecesinde, yüksek katlı plazalarda insanlarla sohbet ederken, onların esprilerine gülerken, hep birlikte akşam kahve içmeye giderken de tercih edilmiş tek başınalığı yaşayabilir. Burada önemli olan zihninizin başka zihinlerden gelen uyaranlara karşı takındığı öznel tutumdur. Bütünüyle o insanlara ve o mekâna kendini kaptırmak yerine içinde bulunduğu zamanın farkında olarak kendi istek, duygu ve düşüncelerinin doğrultusunda o anda olmak bizi o ortamda tek başına kılar.

Burada sıklıkla bir değer mekanizması da devreye girer. İş arkadaşlarımız, okul arkadaşlarımız, akrabalarımız, bulunmak zorunda olduğumuz sosyal çevre ile başlattığımız iletişime, şemalarımızı kullanarak bir değer biçiyoruz. Eğer o iletişim bizim için kıymetliyse ve bize ait esintiler taşıyorsa bu ilişkiyi sürdürmek istiyoruz fakat hoşlanmadığımız, bizi rahatsız eden bir kişi ya da ortamla karşılaştığımız zaman da tercih edilmiş yalnızlığımızın kalesine sığınıyoruz.

Tek Başınalığın Açtığı Kapılar

Tek başınalık beraberinde duygusal olgunluğu ve farkındalığı getirir.  Dünyanın sahte uğraşları yerine hakikat peşinde koşan ve bu yüksek anlam üzerinde daimi olarak düşünen kişi, duygusal olgunluğa erken yaşlarda kavuşur. Ayrılıkları, mutsuzlukları, ölümleri ve gerçekleşmeyen hayalleri bir talihsizlikten ziyade yaşamın gerçeği olarak kabullenip duygusal olgunluğu sürdürür ve nihayetinde sağlam bir kişilik örüntüsü geliştirir.

Eğer tek başınızaysanız haliyle daha çok yorulursunuz. Karşılaştığınız problemlerle mücadele ederken daha çok yıpranırsınız, yenilirsiniz, pes edersiniz. Fakat her şey sonlandığında kendi gücünüzü, hayatta neler başarabileceğinizi ve birçok çözüm yolu öğrendiğinizi görüp bu deneyimleri hayat boyu göğsünüzde bir madalya gibi taşırsınız.

En güçlü ve hür yanımız yalnızlığımız.  Sartre’a göre tam bağımsızlık duygusu kişinin genç yaşlardaki yalnızlık tecrübesinden kaynaklanmaktadır. Yine Sartre’a göre bir kimsenin dışlanmasının farkına varması sürecinin acı verici olduğunu ve aynı zamanda bunun üretkenliğe ve yaratıcılığa da yol açacağı fikrini öne sürmüştür4. Burada genç arkadaşlarıma şunları söylemek boynuma borç: Herhangi bir cemaate, örgüte, aşirete, güçlü bir aileye dahil olmadım. Doğduğum günden beri tek başıma kalmaya, tek başıma mücadele etmeye özen gösterdim, gösteriyorum. Bunun ne kadar zor olduğunu az çok tahmin edebilirsiniz. Fakat sokağa adımımı attığım ilk günden, hayatın damarlarında dolaşmaya başladığım o ilk andan beri daimi olarak, bitmeyen bir arzu ile mücadele ettim. Şikayet etmeden, bana verilmeyenlere yas tutarak değil, verilenlere şükrederek, güçlü ve zayıf yönlerimi daima kontrol ederek yaşadım. Hayat yolculuğumda elbette birçok insanın üzerimde emeği oldu, bu emekleri hiçbir karşılıkla ödeyemeyeceğimi de çok iyi biliyorum. Fakat üzerimdeki emeklerin beni şahsiyetsizleştirmesine, kimliğimi silikleştirmesine müsaade etmedim.

Eğer tek başınızaysanız açık hedef haline gelirsiniz, önce sizi oyun dışı bırakmaya çalışırlar, sonra buna güçleri yetmeyince de dışarlarlar, terk ederler ve yok saymaya başlar. İşte kritik nokta burası sevgili okuyucu; seni yok saymaya başladıkları anda direnç göstermeli ve taarruz etmelisin. Tek başına kalmaktan sakın korkma, ayakta kalmak ve dışlanmamak için kimseye yalvarma. Seni ayakta tutacak yegane kişi yine sensin, çalışmaların, gayretin, mücadele hırsın. Bunu sakın kaybetme.

Tek başına kalmaya talip olmak cesaret ve bedel ister. Almış olduğun bu risk sana üretkenliği, problem çözme becerilerini, kendi kendine yetebilmeyi ve güçlü olmayı hediye edecektir.

İnsan kimdir sevgili okur? Sen kimsin? Ayna karşısına geçip ‘’ben kimim?’’ diye sor kendine ve bu soruya verecek anlamlı bir cevap bul. Şimdiden söyleyeyim bu cevabı; Netflix’te, Nusret’te, sosyal medya şaklabanlarının özel hayatlarında, kaydırmalı postlarda, zengin eşlerde, makamında ziyaret ettik diye başlayan gönderilerde kimse bulamadı. Sen lütfen farklı bir yol dene.

 

Kaynakça

1) Tillich, P. (1963), The Eternal Now, New York: Charles Scribner’s Sons.
2) Kierkegaard, S. A. (1985), Fear and Trembling (A. Hannay, Trans.) New York: Penguin Books.
3) Winnicott D. W. (1958), The Capacity To Be Alone. Int J Psychoanal. 39, 416-420.
4) Sartre, J. P. (1966), Being and Nothingness (H. E. Barnes, Trans.) New York: Washington Square Press.

4 Yorum

  1. Gamze 16 Nisan 2020 at 23:26

    Bu ne kadar güzel ve anlamlı bir yazı olmuş böyle. Yıllardır anlamaya ve anlatmaya çalıştığım şeyleri fasih bir şekilde ifade etmişsiniz. Sizin vesilenizle bir anlayış ve içgörü kazanmış oldum, varolasiniz psikolog bey.

    Cevapla
  2. meryem 17 Nisan 2020 at 00:41

    çok geniş bir sosyal çevrem olmasına karşın gün içinde ne kadar kalabalık bir ortamda olsam da günün sonunda odamda tek başıma olmanın huzurunu okudum bu satırlarda. arkadaşlarım bazen buna içerlese de onlara “yalnız olmayı seviyorum, bu benim tercihim” dediğimde onların yüzünde gördüğüm endişeyi de okudum ayrıca. kendimizi arayış serüvenimiz hep var ve bu bazen can sıkabiliyor ama bir yoldayız ve yoldakilere selam ola.

    Cevapla
  3. İnci 28 Mayıs 2020 at 04:53

    Yazıyı okurken yer yer farklı anılar, satırlar, şarkı sözleri ve onlara eşlik eden çeşitli duygular gidip geldi sıra sıra. Bazı kısımlarda zihnimde kendi kendime tartıştığımı fark ettim hatta, dur dedim, dur. Sonuç olarak, çokça haklısınız. Takdir ettim açıkçası.
    Güzel insanlar daim olmalılar, daima… Allah önünüzdeki engelleri kaldırsın ve ulaşmak istediğiniz geleceği size inşa etsin, inşallah.
    Bir yerlerde güzel insanların yükselişini izlemek Üsküdar sahilde kız kulesiyle beraber güneşin batışını izlemek gibi.
    Son olarak,
    “İnsanlar dağıldı,
    Ben yalnızım,
    Fakat öyle bir yalnızlık değil bu,
    Dingin ve huzurlu …”
    Hoşça kalın.

    Cevapla
  4. Figen Cevik 29 Temmuz 2020 at 07:18

    Tek başınalık yalnızlık değildir, bir tercihtir. Hep savunmuşumdur bunu. Yorumlarınıza hayran kaldım. Bazen tekbaşınalığı neden tercih ettiğimi daha iyi anlıyorum şimdi. Ve zaman zaman bu durumdan neden bu kadar huzur duyduğumu.. Kesinlikle önerilir..

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir