Dibe Vurup Dönmeler

Buralara nereden geldiğimi biliyorum, gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üstünde sürünerek de olsa oraya gideceğim.

Jack London, Martin Eden

Zemine çarpıp geri dönmek ya da orada parçalanmak, dağılmak. İlkinde yukarı yönlü bir ivme, güçlenerek geri dönüş varken, ikincisinde bütünlüğün bozulması, daha da kötüye gidiş ve belki de bir son gizlidir. Dibe vurduğumuz her olay, bizi yüzeye çıkarmayabilir. Eskisi gibi yaşamak, nefes almak, zorlukların üstesinden gelmek mümkün olmayabilir. Bazı dibe vuruşlar bizi suyun ve hayatın dibine gömebilir; orada boylu boyunca uzanıp eskisinden daha da yaralı ve güçsüz bir şekilde kalabiliriz. Peki ne oluyor da bazıları geri dönerken, bazıları düştükleri yerde kalıyorlar?

Burada devreye ilk olarak geçmiş yaşam deneyimleri giriyor. Daha önce onlarca kez düştüysen, düştüğün yerden kalkmanın, devam etmenin nasıl yapılacağını öğrenmiş oluyorsun. Korunaklı kapılar ardında büyümeyen, hayata temas etmiş, karanlığın ne olduğunu iliklerine kadar hissetmiş birisi için düşüşler artık pek de bir şey ifade etmez. Her düşüşte, zemine şiddetli bir biçimde çarpışta bir şeyler öğrenmiştir çünkü. Ayrıca zeminde olmanın, yaralı bir halde orada uzanmanın dünyanın sonu olmadığını, oranın da insana ait bir mekân ve makam olduğunu fark etmiştir. Yaşamaktan, risk almaktan, ileriye doğru adım atmaktan korkan kişiler ise ilk düşüşte dünyanın sonunun geldiğini düşünürler. Zor zamanlar için geliştirdikleri bir yaşam pratikleri olmadığı için şaşkınca etraflarına bakıp bir kurtarıcı beklerler. O kurtarıcı ortaya çıkmadığında da kaderlerine razı gelip bu dibe vuruşu bir son olarak kabul ederler.

Dipten yukarıya çıkışı kolaylaştıran önemli faktörlerden bir diğeri ise anlamlı uğraşlar ve sorumluluklardır. O geceyi yeniden hatırla sevgili okur; yaşadığın o en şiddetli acıyı, hayal kırıklığını, artık dünyanın sonuna gelmiş olduğun düşüncesini, evdekilerden gizlediğin gözyaşlarını, dağılan ve bir daha hiç toparlanmayacak olan yüzünü, bakışını hatırla. O kahrolası gece de bitti, değil mi? Sabah şiş gözlerle uyandın, yüzünü yıkadın, özensizce giyinip kendini sabahın bir köründe dışarıya attın. İşe gitmen lazımdı, okuluna gitmen, para kazanman, patrondan azar işitmemen, kavga etmen lazımdı. Ve sen, sürüne sürüne de olsa sorumluluklarını yerine getirmek için ayağa kalktın, devam ettin. Hayatta bazılarının ağlayarak, sızlanarak kenara çekilme, “ben oynamıyorum” deme lüksü yoktur. Hayat herkese bu kolaylığı sunmaz. Acıdan aklını yitirsen de sürdürmeye devam etmek zorundasın. Ailenin, kendinin, yaşıyor olmanın sorumluluğu omuzlarındadır ve bunu ruhunun her zerresinde, her hücrende hissedersin. İyi ki de öyledir. İyi ki de sürdürmeyi, devam etmeyi, dipten kurtulmayı erkenden öğrenmişizdir.

On yedi yaşındayım. Saat, sabaha karşı dört. Taksim İlk Yardım Hastanesi acil servisinin önündeyim. Ellerimdeki kurumuş kanı izlerken bir ses çınladı kulağımda: “Ne oldu Superman, kurtaramadın mı arkadaşını?” Bir polis memuru sırıtarak yüzüme bakıyor, aklınca tişörtüme atıfta bulunuyor. Cevap vermiyorum, başımı öne eğiyorum. Cumartesi gecesi olduğu için acil servis önü şehrin bütün kırık dökük hikâyelerinin toplandığı bir yere dönmüş, her telden, her yerden insan var burada. Gerçek hayatın neye benzediğini anlamak için insanın belirli dönemlerde acil servis kapılarına gelmesi gerekiyor sanırım. Sıkıldım, kalkıp bizimkinin yanına gittim. Hâli perişan, postu neden deldirdiği bende kalsın. “Oğlum çok fena dibe vurduk lan” dedi çaresizce. “Üzülme birader, hallederiz” dedim. Bir şekilde hallettik. Hayatta başıma ne geldiyse hallettim. Bu da beni ayrıca hırpaladı ya, neyse.

O hafta bir şeyleri halledebilmem ve arkadaşıma yardım edebilmem için birkaç parça eşya satmıştım. Onlardan birisi de yeşil Barbour montumdu. Şimdi bu yazıyı yazarken acaba bu mont hikâyesini başka bir yerde yazdım mı diyerek bilgisayarımdaki dosyaları aradım. O esnada karşıma uzun yıllar evvel yazdığım bir mektup çıktı. Mektubu o haliyle buraya eklemek istedim. Yazının ve yaşamın savrulması böyle bir şey.

İşte o mektup:

Şöyle başlıyordu Zweig’ın mektubu: Beni hiç tanımamış olan sana…

Sana buralardan ne getireyim bilemiyorum. Nesi meşhurdur kendime bile uzak bu yerlerin? Uzak bakışlar, iç çekişler, işçi çocukları, bitimsiz özlemler, kış sabahları, iki aydır üşüdüğüm bu ev ve eskimiş yorgan yüzleri. Hangisi yakışır en çok hikâyemize? Hepsi üzerimde şık duruyor değil mi? Sırıtmıyor aksayan ne varsa, yakışıyor bana. Tüm bu karanlığın, tercih edilmeyenlerin, edilmeyeceklerin ve yaşamaktan doğan kusurların bende bu kadar janti durması korkutmuyor mu seni?

**

Korkuyorsun ve görüyorum. Korkuyorsun ve gidiyorsun. Çehov “sahnede bir silah varsa mutlaka patlar” der. Görüyor ve artırıyorum: Gönül sahnemizde bir peri varsa mutlaka gider. Hem o peri gitmezse şiir nasıl doğar? Değil mi Muzaffer abi?

**

Ama ben yine de sana buralardan bir şey getirmek istiyorum. Babamla son yolculuğumuzda beraber söylediğimiz türküyü, halk ekmek kuyruğunda yaşadığım o delikanlı utancı, ilk şiirim yayınlandığında dergiyi kapıp Kasımpaşa’ya koşuşumu, sendeki şiirimi, lisede terso kalıp sattığım yeşil Barbour montu, güzel olan ne varsa ilk sana anlatma isteğimi, sürekli merak ettiğim ama bir kez bile göremediğim kapını, pencereni, dolma kalemlerini, bacağımdaki ilk bıçak yarasını, Nail’i, yazları erik yemeyi, kampta kahve demlemeyi ve beni ıskalayan tüm güzellikleri, en güzelleri sana getirmek istiyorum.

**

Şairim ve kusurluyum, dünyayla uyuşamadım. İşleri yoluna koyamadım, affet. Ve kendimi. Tufan dinmedi hiç, şairdim, gemiden atıldım, boğuldum ve tahmin edemeyeceğin kadar yalnızlıkla yoruldum. Oysa böyle olmayacaktı filmin sonu, başka türlü inanmıştım. O pembe Impala’ya, iki göz odaya, ortak kütüphane raflarına, ikindi tembelliklerine. İnandığım ne varsa affet sevgilim. İnandığım ne varsa af diliyorum.

**

Çobanoğlu’nu son kez görmem gerekecek, randevulaştık. Abi o şiiri neden yazdın ve neden Tekfurun Kızı’na bizi inandırdın diyeceğim.

**
İşe Yarar Bir Şey filminden: “Yaşamak çukur yerlere doluyor diyorlar / bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan.” Filmi üçüncü kez izledim bu akşam, aklımdaki tek soru şu: Ya o çukur da dolmuşsa?

Son.

İnsanlar ve duygular nasıl da gelip geçici. Hayatımın son dönemi bunu kabul etmekle geçiyor. Tüm kalbimle ve benliğimle inandığım, yaşamımı bütünüyle varlıklarına bağladığım kişilerin uzak bir hatıraya dönüşmesi, artık acı vermemesi hatta bir tebessüme dönüşmesi bana çok tuhaf geliyor. Sanırım büyümek, olgunlaşmak ve ruhsal olarak özgürleşmek tam olarak böyle bir şey.

İnsan hep gönlündekini yaşamak ister, doğru bulduğunu, ona iyi hissettireni. Oysa yazgının gücü, ustalığı, kapsayıcılığı ve kudreti her şeyin üstündedir. Her şey olması gerektiği gibi olur ama insan buna isyan eder, ayak direr. Kalbindekinin ve aklındakinin daha faydalı, hayırlı olduğunu ileri sürer. Fakat biraz zaman alsa da en nihayetinde yaşam seni yüksek bir tepeye çıkartıp kendi planlarının varacağı yeri ve şu an bulunduğun noktayı izlettirir. Görürsün ki kendi isteklerinin sonu bir felaket, şu an bulunduğun yer ise cennet olmasa bile soluklanabileceğin bir köşe.

Şimdi dur ve derin bir nefes al sevgili okur. Hâlâ kalbindekinin daha hayırlı olduğuna inanıp acı çekiyorsan da lütfen benim için biraz daha sabret. Emin ol, hikâyenin sonunda, yazgının seni götürdüğü yerin güzelliğini konuşacağız.

Nasıl başladık, nereye geldik değil mi? Karlı bir gece vakti, adını bile bilmediğimiz ıssız bir köyde, küçük adımlarınla beni takip ettiğin hayat bizi nereye getirdi.

İşte hayat…

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir