Modern insan kendisini bir metaya dönüştürmüştür; yaşam enerjisini, en yüksek kârı getirmesi gereken bir yatırım gibi deneyimler.
Erich Fromm, Sevme Sanatı
Etrafındaki insanlar ne kadar da başarılılar değil mi? Hepsi güzel bir işe girdi, akademik kariyer yaptı, iyi para kazanıyor, kitap yayınlıyor, güzel çantalar takıyor, evlendiler, eşleri tarafından seviliyor, lüks mekânlarda tatil yapıyor, sürekli Avrupa’nın başkentlerinden fotoğraf paylaşıyorlar. Ciltleri ışıl ışıl, sabahın köründe spor salonuna gidiyorlar, bol su içiyorlar, sağlıklı besleniyorlar. Sanki herkes hayatını yoluna koymuş da sen geride kalmışsın gibi.
Bir de kendine bakıyorsun. İşsizsin belki ya da işin var ama üç kuruşa çalıştığın için mutlu değilsin. Ay sonunda elinde kalan para ancak karnını doyurmaya, faturaları çevirmeye ve kredi kartının asgarisini ödemeye yetiyor. Bu yıl da tatile gidemedin. Kilo aldın, cildin bozuldu, akademik kariyer yapamadın. Aşk hayatın da pek iç açıcı değil. Gelecekten beklentin azaldı, uykuların bölük pörçük. Sürekli her şeye geç kalmış, hiçbir şeyi başaramamış, herkes yolunu bulmuş da sen hâlâ bir kavşakta bekliyormuşsun gibi hissediyorsun.
Bütün bunları hissetmek çok doğal ve çok insanî. Çünkü biz artık yalnızca kendi hayatımızı yaşamıyoruz; başkalarının hayatlarına da sürekli maruz kalıyoruz. Eskiden insan en fazla komşusunu, akrabasını, iş arkadaşını kıskanırdı. Şimdi dünyanın öbür ucundaki hiç tanımadığı bir insanın kahvaltı tabağı bile insanın içine dert olabiliyor. Sürekli “bana bak” diyen, film stüdyosu titizliğiyle hazırlanmış fotoğrafların ve videoların önümüze büyük reklam dehalarının marifetiyle sürüldüğü platformlarda yaşıyoruz hayatımızı. Unutmamak gerekir: Instagram dünyanın en büyük marketing pazarlarından biri ve bizler de burada sürekli bir şeyler görüp iç geçiren, kendini bahtsız zanneden müşterileriz.
Bize yalnızca ürün satılmıyor artık; hayat biçimi satılıyor, beden satılıyor, ilişki satılıyor, başarı satılıyor, huzur satılıyor. Bir kahve fincanı üzerinden incelik, bir spor ayakkabı üzerinden özgüven, bir tatil fotoğrafı üzerinden mutluluk, bir çift fotoğrafı üzerinden sevilmeye değer olma hissi pazarlanıyor. Ve biz bütün bunları yalnızca izlediğimizi zannediyoruz. Oysa sürekli bakmak, bir süre sonra insanın iç dünyasını biçimlendirmeye başlıyor.
O kocaman, komik görünüşlü termosu gerçekten ihtiyacın olduğu için mi istiyorsun, yoksa tüm Instagram ünlülerinin elinde gördüğün için mi? O pahalı spor ayakkabı gerçekten senin tarzın olduğu için mi aklında, yoksa birilerinin ayağında defalarca görüp arzu zannedilen bir eksiklik duygusuna dönüştüğü için mi? O şehre gerçekten gitmek istiyor musun, yoksa herkes orada fotoğraf paylaştığı için mi orada olmak istiyorsun?
Bir süre sonra amaçlarımızı, beklentilerimizi, harcama biçimlerimizi ve hatta hayallerimizi biz değil; sabah akşam attıkları her adımı takip ettiğimiz sosyal medya ünlüleri, kanaat önderleri ve algoritmalar belirliyor. Biz kendi hayatımızın öznesi olduğumuzu zannederken, başkalarının hayat sahnelerine figüran olarak yazılıyoruz.
Sahnede olanı sürekli izlemek insanın tabiatına aykırıdır çünkü insan aktif bir varlıktır. Çalışması, savaşması, başarması, hata yapması, yenilmesi, düşünmesi, yorulması, dinlenmesi ve yeniden başlaması gerekir. İnsan ötekiyle gerçek ve yüz yüze ilişkiler kurmalıdır. Birinin gözünün içine bakmalı, sesindeki kırılmayı duymalı, sofrada ekmeği bölüşmeli, bir dostunun derdine sessizce eşlik etmelidir. Ama artık bunlar modası geçmiş eylemlere dönüşüyor. Ekrana bakıp yarı açık bir ağızla sadece yukarı doğru kaydırıyoruz. Böyle bir ortamda kendimize, dünyaya ve geleceğe dair sahici bir fikir üretmek neredeyse imkânsız hâle geliyor.
Çünkü insan ancak yaşadıkça kendini tanır, sadece izleyerek değil. İnsan kendi sınırlarına çarptığında, kaybettiğinde, beklediği mesaj gelmediğinde, başvurduğu işten olumsuz dönüş aldığında, yalnız kaldığında, dua ettiğinde, yeniden ayağa kalktığında kendine yaklaşır. Oysa ekran bizi hayatın çilesinden uzaklaştırıyor gibi görünürken aslında daha büyük bir derdin içine salıveriyor: Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslama derdi.
Hepimizin bir karar vermesi gerekiyor: Kullanıcı mı olacağız, yoksa yaratılmışların en şereflisi olan insan mı?
Biz, milyonda bir yakalanan şöhreti, başarıyı, parayı izleyip iç geçiriyor olabiliriz; ama bir de yakın çevremizdekiler var değil mi? Onlar da çok başarılı görünüyor gözümüze. Eski arkadaşımızın düğünü, okuldan birinin akademik unvanı, bir başkasının aldığı ev, arabasının anahtarı, doğum günü organizasyonu, eşiyle paylaştığı romantik fotoğraf, yurt dışı seyahati… Bunların hepsi üst üste gelince insan kendi hayatını eksik, yarım ve başarısız görmeye başlıyor.
Ama bir şeyi unutmamak gerekir: O başarılı, kusursuz, parıltılı görünen hayatların büyük bir çoğunluğunun arka planı mutsuzluk, huzursuzluk, kaygı, yalnızlık ve kırgınlıkla kaplı olabilir. Hiçbir güzellik, mutluluk ve başarı “bana bakın, beni takdir edin, alkışlayın” diye bağırmaz. Gerçek mutluluk asilce, sade bir biçimde, nezaketle ve anda yaşanır. Aşırılıkta her daim bir noksanlık vardır. Çok sevildiğini haykıran, çoğu zaman çok sevilmek istediğini haykırıyordur çünkü gerçekten sevilen insanın bunu sürekli ispat etmeye ihtiyacı yoktur.
Elbette herkesin paylaştığı mutluluk yalandır demiyorum. İnsan güzel bir anını paylaşabilir, sevincini gösterebilir, başarısını duyurabilir. Bunda bir kötülük yok. Fakat biz o tek kareyi bütün bir hayat zannediyoruz. Oysa bir fotoğraf yalnızca bir ânı gösterir; insanın gecesini, korkusunu, evdeki sessizliğini, içine attığı cümleleri, borcunu, evliliğindeki çatlağı, çocukluğundan taşıdığı yarayı göstermez. Biz ise bir âna bakıp kendi bütün hayatımızı mahkûm ediyoruz.
Hepimizin hayat yolculuğu çok farklı. Kimimiz büyük bir refah içinde dünyaya geldi, kimimiz karnını bile zor doyuran ailelerin evlatlarıyız. Kimimizin arkasında destekleyen, yol gösteren, imkân sunan aileler vardı; kimimiz daha çocuk yaşta kendi kendisinin ebeveyni olmak zorunda kaldı. Kimimiz iyi okullarda okudu, yabancı dil öğrendi, çevre kurdu; kimimiz hayata borçla, kaygıyla, eksiklik duygusuyla başladı. Dolayısıyla karşımıza çıkan engellerle baş etme imkânımız ve becerimiz aynı değil.
Bu yüzden bugün istediğimiz yerde olmamak, değersiz olduğumuz anlamına gelmez. Geç kalmış olmak, hiç varamayacağımız anlamına gelmez. Yorulmuş olmak, pes ettiğimiz anlamına gelmez. Bazen hayat insanı bekletir. Bazen kapılar geç açılır. Bazen insanın olgunlaşması, güçlenmesi, kendi sesini bulması için gecikmeler gerekir. Her şeyin hemen olduğu, herkesin parladığı, herkesin kazandığı bir çağda beklemek insana ağır gelir ama bazı tohumlar toprağın altında uzun süre görünmeden büyür. Dışarıdan bakınca hiçbir şey olmuyor sanırsın. Oysa içeride kök salıyordur.
Hayatta her şeyin bir zamanı olduğunu sayısız kere gördüm ve yaşadım. Bugün beş parasız, başarısız ve işe yaramaz hisseden bir insanın hayatı kısa vadede bambaşka bir yere evrilebilir. Size asla gülmeyeceğini düşündüğünüz talih, küçük bir dokunuşla hayatınızı değiştirebilir. Bir telefon, bir karşılaşma, bir cesaret, bir karar, bir dua, bir sabır, bir emek insanın bütün hikâyesini başka bir yere taşıyabilir. Buna eminim. Ve eğer inanıyorsanız temiz bir kalple çalışmaya, ardından da yaratıcının sizinle ilgili planına inanmaya devam edin. Hak edene, hak ettiğini vermediğine hiç şahit olmadım. Bazen geç verir, bazen başka türlü verir, bazen istediğimiz şeyi değil ihtiyacımız olanı verir ama samimi emeğin, temiz niyetin ve iyi kalbin karşılıksız kaldığına inanmıyorum.
Daha huzurlu bir yaşam için hikâyemizi kabul etmeliyiz. Bu kabul, olana razı gelip hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Kabul etmek: “Benim başlangıcım böyleydi, imkânlarım bunlardı, yaralarım vardı, eksiklerim vardı ama yine de buradayım ve elimden geleni yapacağım” diyebilmektir. Kabul, pasiflik değil, insanın kendi kaderiyle kavga etmeyi bırakıp onu güzelleştirmek için çalışmaya başlamasıdır.
Belki istediğimiz o konforlu hayata, başarılara, alkışlara, lüks tatillere, kusursuz ilişkilere hiç kavuşamayacağız. Belki adımız büyük yerlerde geçmeyecek, belki çok zengin olmayacağız, belki herkesin imrendiği bir hayatımız olmayacak. Peki hayattan tek beklentimiz bunlar mı olmalı? Daha iyi bir insan olmak, bulunduğumuz çevreyi güzelleştirmek, insana faydalı olmak, nezaket sahibi olmak, balkonda çiçek yetiştirmek, eşyaya bile nazik davranmak, merhametle yoğrulmak, birinin yükünü hafifletmek maddiyattan daha büyük ve kalıcı başarılar değil midir?
Belki de asıl başarı, herkesin koştuğu yere koşmamakta saklıdır. Belki de asıl zenginlik, başkalarının hayatına bakarken kendi hayatını hor görmemeyi öğrenmektir. Çünkü hayat bir yarış pisti değil. Herkesin başlangıç çizgisi aynı yerde değil, herkesin yükü aynı değil, herkesin kalbi aynı yerden kırılmadı.
O yüzden kendine biraz merhamet et. Geciktiysen de kendi temponda yürü. Yorulduysan da dinlen. Kırıldıysan da sarıl yarana. Başaramadıysan da yeniden dene. Ama başkalarının parıltılı hayatlarına bakarak kendi hikâyeni değersizleştirme.
Senin hayatın da biricik. Senin hikâyen de kıymetli. Ve belki de bugün eksik, yarım, başarısız sandığın bu hayat; sabırla, emekle, merhametle ve temiz bir niyetle bakıldığında sandığından çok daha sahici, çok daha derin ve çok daha güzel bir yere doğru gidiyordur.
Buna inan.