Bir daha dönmemecesine başını alıp gitmeler kurar, sonra koltukların yerini değiştirmekle yetinirsin.
Selçuk Baran, Haziran.
Yaz bitiyor Gülendam ve ben o büyük şiiri yine yazamadım.
Yazları pek bir şey yapamam, hatırlarsın. Tuhaf adamlarla gezerim, oturulmayacak sofralara aceleyle ve kendinden emin bir gülüşle diz çökerim, yazıyı bir kenara bırakırım, ütülü gömlekler giyerim, yüksek yerlerden hep zemini izlerim.
“Bir insan bir insana kışın bakmalı” diyor ya Ahmet Abi, hayır Gülendam, sen bana yazın bakmalısın. Gözlerimin en dibine, zeminine yazın bakmalısın. Nezaketle acı çeken, çürüyen, ummayı bırakan, dağılan ve artık yaşlanan yüzüme yazın bakmalısın. Eskiden, içimde ne olup bittiği okunmazdı yüzümden fakat sanırım bugünlerde pek gizleyemiyorum bunu ya da ihtiyaç duymuyorum artık. İnsanlar sık sık yüzüme bakıp “iyi misiniz?” diye soruyorlar ve ben sadece “şükür” diyebiliyorum. Bunun gerçek bir şükür olmadığını tahmin etmişsindir. Büyük bir öfke, hayal kırıklığı ve vaz geçmişlikle dolu, fırtınası dinmeyecek bir şükür bu.
İşler bazen umduğun gibi gitmez. Hatta işler, sıklıkla umduğun gibi gitmez. Fakat can sıkıcı olan, bazı dönemlerde her şeyin üst üste gelmesi, nerede bir kaza, bela, tersoluk varsa gelip yakana yapışmasıdır. Bu dönemlerde dünya, nefes almana fırsat bile vermeden düşüncelerini, duygularını dümdüz eder, iliklerine kadar çaresiz hissettirir. Neden böyle oldu bilmiyorum ama işler fena halde sarpa sardı ve ben artık bir çözüm yolu aramayı bıraktım.
Dünyayla kavga etmeyi artık bıraktım. Eskiden bir şeylere karşı savaşmayı, bıçak çekmeyi, kafa tutmayı bir maharet zannederdim fakat sonunda yaşamın ve ölümün hep galip geldiğini fark ettim. Yaşam bizi hep yenecek, ölüm bizi hep yenecek ve silinip gideceğiz buradan Gülendam.
İnsan büyüyünce anlar ki; hayat, hissettiğimiz çaresizliklere karşı yaşamaya devam edebilme sanatıdır.
Rüyalarım çok karışık şu sıralar, uykum berbat. Sana anlattım mı bilmiyorum, yeğenim Yahya’nın babası Yusuf öldü bu yıl. Odaya girdiğimde, yerde öylece uzanmış göğü izliyordu, bir konuşma yarım kalmış gibi. Polisler geldi, 1-2 saat sonra da ellerinde ceset torbasıyla iki delikanlı. “Abi tutar mısın bacaklarından” dedi en çelimsiz olanı, sakince, buz gibi bacaklarından tutup o torbaya yerleştirdik. Altıncı kez bir ölüye dokunuyordum, altıncı kez hakikatin o sert gerçekliğine dokundum.
Rüyamda sık sık o ölü bedenin soğukluğunu hissediyorum ve torbaya konan kişinin aslında ben olduğumu görüyorum. Gözlerimi kimse kapatmamış ve ben büyük bir hayal kırıklığı ile bu dünyadan gidiyorum. Kan ter içinde uyanıyorum Gülendam. Hayal kırıklıklarını ben hallederim ama birileri lütfen gözlerimi kapatsın.
İnsan büyüyünce anlar ki; hayat, hissettiğimiz çaresizliklere karşı yaşamaya devam edebilme sanatıdır. Dünya; yas tutana, acı çekene, ayrılık yaşayana ayrıcalık göstermeyecek, başını okşamayacak, elinden tutmayacak. Var gücüyle dönmeye, dönüp de başımızı döndürmeye devam edecek. Varsın olsun ulan, daha da şiddetle çarpsın dünyanın ettikleri göğsümüze, parçalasın kalbimizi, dağlasın içimizi. Böyle sessiz, sakin, kendi halinde insanları bu alemde ezmek, hırpalamak, küstürmek daha kolay değil mi?
Bazen sevdiklerimizi üzmemek için, gerçek halimizi gizlemeye çabalar ve bunun için de olur olmaz şeyler söylemeye başlarız. Sana şimdi ne söyleyeyim inan bilmiyorum. Beyaz haberlerim yok heybemde, müjdeler pek uğramıyor soframıza, insanlara saçılan o rahatlık bize bela olup yağıyor. Ama için rahat olsun Gülendam sağlığım şimdilik yerinde ve tüm bunlarla baş edebiliyorum. Allah şahittir, pes etmeyeceğim.
Bugün pazar ve ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yok. Camdan dışarıyı izledim biraz, sıcak ekmeklerle evine koşan insanları, mutlu babaları ve oğulları. Solmaz Naraghi’nin sesi geliyor içeriden ve Şirazi’nin şu yaralayıcı dizelerini tekrarlıyor: “Ey şifa kaynağı mücevher, hastalarına bir bak / Merhem elinde fakat bizi yaralı bırakıyorsun / Bir ömür daha lazım öldükten sonra / Çünkü bu ömrümüzü sadece umutlanarak geçirdik”
Evet, umutlanarak geçirdik.