Dünya Yorgunlarına

Bu yaşa gelmiş adamın söyleyeceği şey değil ama ben herkese küstüm Jülide. Bildiğin çocuk gibi küstüm. Kırgın çocukların oyunu terk etmesi gibi, alıp başımı giderim sandım, olmadı.

Tarık Tufan, Düşerken


Şarkıların ve şiirlerin hikâyesini bilmek istemiyorum çünkü onları benim için özel ve güzel yapan şey, benim onlarla ilgili zihnimde kurguladığım hikâye. O kurguyu önemsiyorum ve bana anlatılan tüm hikâyeleri unutmak istiyorum. Tüm kahramanlıkları, bir sabah evden çıkıp bir daha geri dönmeyişleri, nişan atmış kızların kalp kırıklığını, bir düğün davetiyesine uzun uzun bakmayı, oğlan çocuklarının şımartıldığı sofraları, tüm yetimlikleri, insanı boğup bir köşeye fırlatan geceleri, hepsini ve hepsini unutmak istiyorum. Geriye sadece tek bir görüntü kalsa, tek bir hikâye: Sonsuzluğun tam ortasında tek başına kalmış ve birazdan her şeye yeniden başlayacak bir insan. Tüm hikâye bu olsa.

“Her şeye yeniden başlamak ister miydim?” diye soruyorum kendime sık sık. Biraz düşünüp her seferinde “hayır” cevabını veriyorum. Tüm o yolları, yokuşları, ölümleri, olmayışları, aldanışları yeniden yaşayacak gücüm kalmadı. Geriye dönüp bakıyorum da, bunların hepsini ben mi yaşadım diye şaşıp kalıyorum. Nasıl sağ çıktığımı hâlâ bilemediğim kavgalar, sofralar ve akşamlar var.

İnsan, hikâyesinin hep kusursuz ilerlemesini ister fakat insanın ve hikâyesinin doğasındaki en büyük sır ve dönüştürücü, iyileştirici etken kusurlarıdır. Eğer o kusurlarımız, yanlışlarımız olmasaydı doğduğumuz kişi olarak hayatımıza devam ederdik; hikâyemiz budaksız, renksiz ve aynı kalırdı. Kendimizi değiştirmek ve iyileştirmek için uğraşmazdık. İnsan kusurludur, budaklıdır, çapaklıdır ve yaptığımız yanlışlar bunların temizlenmesine, düzeltilmesine bir imkân sağlar. İnsan, kusurlarından yeniden doğar, kendini yeniden doğurur ama bu sefer başka birisi olarak, arınmış, değişmiş ve dönüşmüş olarak.

Tam da bu yüzden her şeye yeniden başlamak istemezdik sanırım. Hayatımız boyunca, bize bir yaşam ve neşe veren o nergisi kalan ömrümüz boyunca bir daha koklayamayacağımızı ve artık tamamlanmayacağımızı bildiğimiz halde bir daha başa dönmek istemeyiz. Çünkü her şeyin böyle olması gerekiyordu. Evet, bunu kabul etmek zor ama her şeyin böyle olması gerekiyordu. Aksi halde biz, bugünkü biz olamazdık. Karşımıza çıkan her insan bizi bir şeylere hazırlıyor, bir şeye dönüştürüyor.

Üç hafta önceydi, hastaneden dönüyorum, bir yandanda bir şeylere söyleniyorum. Bizim sokağın hemen başında bir kahveci var. Orada, lisede ve sonrasında uzun yıllar âşık olduğum hanımefendiyi gördüm. Yanında eşi vardı. Bir şeyler anlatarak gülüşüyorlardı ve birbirlerine o kadar yakışıyorlardı ki. Mutluluklarını görünce tebessüm ettim, neşelerinin ömür boyunca katlanmasını dileyerek önlerinden geçip yoluma devam ettim. O yıllarda dünyanın en büyük acısıymış ve her şeyin sonuymuş gibi gelen o acı olmasaydı eğer hiç şiir yazmayacaktım, kitaplara bu ölçüde sarılmayacaktım, belki de lisedeki matematik öğretmenimin ısrarla söylediği gibi otopark mafyası olacaktım. O acı beni değiştirdi, dönüştürdü ve herkesi ait olduğu yere, en güzel şekliyle yerleştirdi. İyi ki.

Şu sıralar hikâyemin bundan sonrasını düşünüyorum. Eğer bundan sonra bana yaşanacak başka günler hediye edilmişse, o hediyeyle ne yapacağım? Bu kadar kavganın, fırtınanın kalan günlerinde nereye gitmek, ne yapmak istiyorum pek emin değilim. Sadece gökyüzünü ve denizi biraz daha fazla izlemek istiyorum, mümkünse iyi demlenmiş bir kahve, Şöhret Kuruyemiş’ten alınmış 2-3 hurma, defterim ve dolma kalemim. Hepsi bu. Ötesini istemeye pek de hevesim yok.

Büyük uğraşlar ve bozgunlar sonrasında hayatın bir noktasına varıp etrafımıza bakarız. Şimdi işler eskisine göre daha kolaydır fakat bundan sonrasında ne yapacağını pek bilmezsin. Çevrendeki herkes bir şeylerle uğraşır, bir amaca sıkı sıkı bağlanır ve kendini bir şeylerle adlandırır. Sen ise, derin bir sessizlik ve büyük bir şaşkınlıkla “şimdi ne olacak?” diye kendine sorarsın. Tabi bu esnada etrafındakilerden kocaman ve anlam yüklü yönlendirmeler, akıllar işitirsin. “Kendi aklınızı kendinize saklayın” diyemezsin de nezaketen tebessüm edersin.

Endişelenme ve sahip olduklarına şükret. Artık hiçbir şey eskisi gibi hissettirmiyor, biliyorum ama ömrünün bu dönemi, belki de etrafına şaşkınlıkla bakmak üzere yazılmıştır o büyük deftere. Gidilecek bir yer, sarılacak bir his mutlaka bulunur. Zamanı gelince…

***

İnsana ve şehre geceyken bakılmalı. Aydınlık, kusurları gizler. İyi günde, kolay zamanlarda herkes güzeldir ve inceliklidir. Karanlık bastığında nezaket ve güzellik perdesi kalkar, ardından gerçekler ortaya çıkar. Dostlarımızı her şey yolundayken, etrafımızda şen kahkahalarla bulabiliriz. Peki ya düştüğümüzde, yardıma ihtiyaç duyduğumuzda, ömrümüzün karanlığı bastığında? Sınav asıl o vakit başlar, gerçeklik ve dostluk kendini orada belli eder. Karanlıkla sınanmış dostluklar bu sebepten dolayı kıymetlidir.

Sadece dostluklara değil, şehirlere de gece bakmayı seviyorum. O çılgın kalabalık dağılmışken, navigasyonlar, deklanşör sesleri kapanmışken sokakta olmayı seviyorum. Bir rotaya bağlı kalmadan ve de mümkünse en karanlık, tekinsiz sokaklarda ağır adımlarla yürümenin beni kendime ve beklediğime yakınlaştırdığını hissediyorum.

Aradığım bir son, bir başlangıç, bir gerçeklik, oluş, yok oluş ve bir şiir. Hem de en fiyakalısından.

Gece yürüyüşleri bana iyi gelmeye devam ediyor. Kaybettiğim şeyi sanki sokaklarda kimse yokken bulmak daha kolaymış gibi geliyor. Otelden buraya yaklaşık 1.5 saattir yürüyorum, gece 03.00. Yorgunluktan kendimi bir bankın üzerine attım, aldığım nefes bir türlü doldurmuyor içimi. Başımı geriye attım, kulağımda kulaklıklarım, gökyüzündeki karanlığı, karanlığımı izliyorum.

Kolumun sarsılmasıyla dünyaya dönüyorum. Yanımda, benim yaşlarımda, temiz giyimli, oldukça zayıf bir adam var şimdi, elinde içki şişesi, gözleri kıpkırmızı. Bazı zamanlar insanlarla konuşmayı değil de susmayı seviyorum, o anlardan birindeyim. Kim olduğumu, nereden geldiğimi ve ne burada ne yaptığımı soruyor. Kulaklığımın tekini çıkarıp hiçbir iş yapmadığımı sadece bir şeyler aradığımı söylüyorum. Susuyoruz. Sonra telefonunu çıkartıyor ve galeriden bir fotoğraf gösteriyor. Fotoğraftaki hali daha genç, bakımlı ve yüzü ışıl ışıl. Yanında onun boylarında bir hanımefendi var. Viyana’daki Belvedere Sarayı’nda bulunan Klimt’in The Kiss tablosunun önündeler ve gözlerinde sonsuza kadar süreceği umulan bir mutluluk. O mutluluğu çok iyi tanıyorum. Fakat gözlerindeki o mutluluğun yerini derin bir acı ve yas kaplamış işte şimdi de birkaç damla yaş. Anlıyorum. İçim eziliyor.

Hiçbir şey demeden kulaklığın tekini ona veriyorum: “Gel Gülabim yor bu düşü / Yaşım buldu otuz beşi / Ömür bir akşam güneşi / Batar garipçe garipçe”

Barcelona’da adını bilmediğim bir semtte, adını bilmediğim bir yorgunla, gecenin bir vakti Âşık Gülabi dinliyorum şimdi. Tanrım, sadece gülleri ve sessiz harfleri değil, dünya yorgunlarını da koru.

2 Yorum

  1. Sevil Esen 20 Nisan 2026 at 09:24

    Yazı, fotoğraf, yazı bitince hissettiğimiz o sızı o kadar güzel ki Gökhan Bey kardeşim.

    Lütfen hep yazın.

    Cevapla
  2. Havva Sümeyye Arslan 20 Nisan 2026 at 11:29

    Amin.. Madalyonun karanlık ciheti herkesin hayatında farklı zamanlarda ortaya çıkabiliyor. Kimisi belki o tarafını görmeden göçüyor, kimi o kadar erken tanışıyor ki ışıldayan yüzün tadını çıkarmaya çekiniyor. Ne olursa olsun dünya yoruyor, ve fani.. Bunu bilenlere selam olsun..

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir