Üzülme, öleceğiz sonunda, her şey düzelecek.
Bülent Akyürek
Gidenin ardından ustaca ah’lanmalar, vah’lanmalar ülkesiyiz. Tanınmış bir insan vefat ettikten sonra sosyal medya hesaplarımızda: “Şöyle iyi bir insandı, böyle büyük bir yazardı, yeri doldurulamaz bir sanatçıydı” deyip hem ne kadar vefalı bir insan olduğumuzu gösteriyor hem de üzerimizdeki sorumluluğu atıp vicdanımızı rahatlatıyoruz. Peki o insan yaşarken neredeydik, onun zor zamanlarında, hastalığında ne yapıyorduk? Onun için ne kadar dertlendik, derdine çare aradık?
Öleni hayırla yad etmenin, ardından başsağlığı dilemenin, onun güzelliklerini anlatmanın hepimizin üzerine vazife olduğunu elbette biliyoruz ama burada ne demek istediğimi anladığınızı umuyorum.
Yazar Bülent Akyürek’in vefatından sonra ardından yazılanları okuyorum. Okurlarının, sevdiklerinin kalplerinde o kadar güzel bir iz bırakmış ki. Sanırım insanın bu dünyada varabileceği en yüksek mertebelerden birisi de bu: Ardından, hep bir ağızdan ve gönülden “iyi bilirdik” denilmesi. Bülent Akyürek bunu başarabilen nadir insanlardan birisi oldu, mekânı cennet olsun.
Bülent Akyürek çileli ve hastalıklarla dolu bir yaşam sürdü, çok zorluk ve yokluk çekti. Ama durmadan yazmaya, dünyaya onurlu bir cevap vermeye devam etti. Tüm bu zorluklara rağmen bu kavgayı sürdürmesi de ayrı bir başarı hikâyesidir. Eğilmeden, bükülmeden bunu başarmak her babayiğidin harcı değildir.
Acaba dünyada biraz daha rahat etseydi, yokluklar kapısını daha az çalsaydı, daha çok üretip, dünyaya daha çok güzellik katabilir miydi?
Cevabı çok basit: Evet, yapabilirdi.
Belki bu cevaba karşı çıkanlar olacaktır. “Zorluklar, yoksulluklar, acılar insanı yoğurur, büyük metinler ortaya koymasını sağlar” diyerek durumu aşırı romantize edeceklerdir ama o işler öyle değil sevgili dostum. O ay kirayı nasıl ödeyeceğini, ramazanda sofraya ne indireceğini, hanımın yıpranmış, dikişler artık açılmış paltosunu nasıl değiştireceğini düşünmekten kafayı yer insan, kalemi, kitabı, yazıyı unutur. Çünkü gerçek hayat serttir ve karşına dikildiğinde kendinden başka hiçbir şeyi düşündürtmez.
Sanatçılarla, özellikle de yazarlarla ilgili şu yanlış algıdan kurtulmak gerekiyor: Yazarın parayla işi olmaz, yazar paraya ihtiyaç duymaz. Yazar sadece duygulansın, dünyayı tecrübe etsin ve tüm ömrü boyunca işi gücü bırakıp yazı yazsın istiyoruz. Peki bu yazarın ailesi, akrabası, çoluğu, çocuğu yok mu? Faturaları, kirası, borçları yok mu? Ne yiyecek, ne içecek? Sadece çiçeği, böceği, aşkı anlatmak karın doyurmuyor ki.
Şu çok net: Yazmak için paraya ihtiyaç vardır. Kendinin ve ailenin ihtiyaçlarını karşılayabildikten sonra yazamaya vakit ayırıp dikkat kesilebilirsiniz ancak. Bunlar sağlanmadan da yazılabilir mi? Evet. Fakat neden böyle bir zorlukla yazmak ve yaşamak zorunda kalsın ki? Neden yazıya ve düşünceye odaklanmak yerine yoksulluğuna odaklansın ki yazar?
Çok açık ve belki de eleştirilecek bir şey söyleyeyim: Edebiyat alanında bu ülkenin iklimini değiştiren, katkı sunan, yazdıklarıyla ufkumuzu genişleten, kültürümüzü geleceğe taşıyacak sınırlı sayıda yazarımız var. Bu yazarları korumak, kollamak, onlara sanatlarını icra edebilecek ortamı ve rahatlığı sağlamak bana göre modern devletin vazifesidir. Gelişmiş ve güçlü bir devletin sanatçısı, yazarı yoksulluk çekmemelidir. Hayatını, sanata ve edebiyata adamış, milyonlarca insanın duygusuna ve düşüncesine etki edebilen, insanlık tarihini ve kültürümüzü şekillendiren insanların her alanda korunması ve desteklenmesi gerekmektedir.
Birçok insan istiyor ve bekliyor ki sanatçı hep zorluk çeksin, yoksulluk denizinden boğulsun. Yok öyle bir dünya kardeşim. Yok öyle bir dünya!
Servetleri, koca şehirlerin yoksulluğunu giderecek tiplerin Bülent Akyürek’in ardından yazdıklarına bakıyorum ve hayret ediyorum. Siyasiler, iş insanları, büyük tüccarlar ve daha nicesi. Bu büyük sanatçı hayattayken, zorluk yaşarken neredeydiniz? Öldüğü zaman mı aklınıza geldi söyledikleri, yazdıkları, videoları? Ama böylesi daha konforlu değil mi?
Saçma sapan, güya sanatsal etkinliklerle, tanıdıkların, akrabaların ajanslarına aktarılan o devasa bütçelerin küçük bir kısmı bile; bu ülkeyi, insanımızı, kültürümüzü dert edinen gerçek sanatçıların dünyalık zorluklarını gidererek, onların bütünüyle sanatlarına odaklanmasına imkân sağlayabilir.
Daha açık nasıl yazılır bilmiyorum. Sayın yetkililer; takipçisi çok diye, alanlara, salonlara daha çok isim toplayıp sizin isminizi ve fotoğraflarınızı daha çok kişiye gösterecek diye, filanca kişinin yakını diye devasa kamu bütçelerini ahmakça konserlere, sosyal medya ünlülerine, ajanslara, her fırsatta ülke insanını aşağılayan karikatür tiplere harcamayın. Hayatını bu işe adamış ve şu an sadece yazdıklarıyla hayatta kalmaya çalışan yüzlerce sanatçımız var, onları hatırlayın.
Allah şahit, durumu ajite etmek için söylemiyorum, zaten haddim de değil fakat Sayın Akyürek’in belirli aralıklarla katıldığı 4-5 televizyon programına baktım, üzerinde hep aynı gömlek var. Aynı şerefli, avanta kovalamayan, tanıdıkları araya sokmayan, sadece kaleme ve kelimeye inanan o adam var.
Kendimi ve nefsimi en başa koyarak söylüyorum ki umarım hepimiz o gömlekten ve o gömleği giyen adamdan dersler çıkartabiliriz.
***
Bülent Akyürek TRT 2’de katıldığı bir programda büyük yazarlarımızı kastederek şöyle demişti: “Kimseyi yetiştirmediler. Hep böyle kapıyı kapattılar. Benim kitaplarımı oku, yeter dediler.” Ne yazık ki durum bazı istisnalar haricinde böyle. Birçok büyük yazarımız, üstadımız bir gencin elini tutup onu yetiştirmek yerine, o genci kendi müridi, askeri yapmanın peşinde. O genç biraz serpilince, okununca, konuşulunca da ilk iş olarak o genci gömmenin, piyasadan silmenin derdine düşmekteler.
Evet, edebiyat narsistik benlik çekirdeğimizle doğrudan ilgili bir uğraştır ve yazarın en hassas noktasıdır belki de. Var oluş amacı ve kimlik bir yerden sonra doğrudan edebiyat nesnesine dönüşebilir. Bazı yazarlarda bu dönüşüm çok tehlikeli bir noktaya evrilmektedir. Dünyayı sadece yazdığı metinlerden ve kendisinden ibaret zannedip çevresinden de bu düstura uygun bir biçimde hareket etmelerini beklemektedir. Herkes onu sevsin, onu okusun, onu takdir etsin…
Fakat bunun aksi örnekleri az da olsa var. Bu yazdıklarımı görürse yüksek ihtimalle bana kızacak ama bunları yazmak da bu ölümlü dünyada benim boynuma borçtur.
Henüz üniversite öğrencisiyken tanıştığım İbrahim Tenekeci’nin şu an tanınan, okunan birçok yazarın üzerinde doğrudan emeği vardır. Bana ve birçok genç arkadaşıma ömründen, zamanından ve cebinden harcamıştır. Birçok şairin, öykücünün, romancının ilk kitaplarının beklentisiz ve karşılıksız biçimde basılmasına vesile olmuştur. Yıllarca bizimle oturup şiir ve hayat hakkında konuşmuş, izlememiz gereken yolları tarif etmiştir. Onu ilk tanıdığım yıllarda söylediği: “İyi bir şair aynı zamanda iyi bir denemeci olmalıdır” sözü olmasaydı şu an yüksek ihtimalle düz yazı yazmazdım. Ona dair anlatılacak, yazılacak çok şey var, yeri gelmişken sadece bunları yazmak istedim.
***
İnsan, kaybettiklerinin ardından “keşke” demesiyle meşhurdur. Kaybettiğimiz kişi hayatımızdayken onun sonsuza kadar orada olacağını, hep bizi seveceğiniz, her daim ona ulaşabileceğimizi düşünürüz. Bazen de aramızdaki sevgi bağının gücüne, alışkanlığına ve rehavetine kapılıp o kişinin halini, vaktini, duygusunu sormayı unuturuz. Onu hep gülen gözleriyle, bizi sevişiyle ve her şeye gücü yetişiyle anımsarız. Ama o güçlü görünen, bizi her daim sevdiğine inandığımız kişinin de bir kalbi olduğunu, hayatın sivri yanlarının onu yıpratabileceğini, kalbinin örselenip kırılabileceğini ve bir gün bu dünyadan, sonsuza kadar kırgın bir biçimde kopup gideceğini hatırlamayız.
İşte tam da bu yüzden, sevdiklerimiz hayattayken, şu an hâlâ ona ulaşıp dokunma imkânımız varken bunu yapmalıyız. Zaman her zaman aldatır, ertelediklerin mutlak bir biçimde imkânsızlaşır. Yarın yok, gün, bugündür.
Ölenin ardından “keşke” demek boşa. Bize kırgın gidenlerin ardından üzülmek boşa. Yaşarken dönüp hali hatırı sorulmayanların bu dünyadan gittikten sonra baş tacı edilmesi boşa. Asıl maharet, bir kalbi kırmadan sevebilmektir. Ölüleri diriyken sevebilmektir.
Hocam okurken gözlerim doldu. Hepimizi değer bilenlerden eylesin Allah.
Ne kıymetli bir yazı olmuş
Sevgili Gökhan Hocam
Ömrünüze ve Zamanınıza bin bereket olsun
Dilerim ki
Daha çok insana ulaşsın, okunsun yazınız
İbnü’l Arabi der ki;
Darda ,sıkıntıda olanı ferahlatacak kudret
sende varsa bil ki;
Senin olan her şeyde
Onun da hakkı vardır 🌹
Edebiyat dünyasının iki yüzlülüğünü ilk yazmaya başladığımda anlamıştım… Ama konduramadım… İyiler yok mu var. Ziyadesiyle var… Tüm kapılar yüzüme kapandığında Yedi İklim derisinin sahibi Ali Haydar Haksal hocam beni hem azarladı hem mail yolu ile yol gösterdi eğitti. Sonra asla yayımlamaz beni derken hiç beklemediğim bir anda mail gönderdi ve yazımı yayınlayacağını söyledi… Sevinçten ağlamıştım. Ondan sonra ismim orada görüldükten sonra özgüven geldi yayımlanmasada yazmayı bırakmamaya karar verdim. Birçok şey yazdım yazıyorum… 2020 den beri bir ilk gençlik romanı üzerinde çalışıyorum ve bitirdim. Çok tanınmış bir yayınevinin editörü dosyayı kabul etti çalıştık. Hatta çok güzel olduğunu söyledi. Ben de çok mutluydum. Yayınevleri bir bir red cevabı gönderince yine aynı tükenmişlik geldi kondu üzerime. Yine de beklediğim yerler var, hayr olsun. Bu süreçte o kadar zavallı hissettim ki chat cpt ye dosyamı gönderip yorum yapmasını bile istedim. Senin dosyan kötü değil ama popüler kitaplar listesinde gidecek bir kitapta değil dedi. Canı olmayan yapay zekanın bu yorumuna bile mutlu oldum. Bülent abiye rabbimden rahmet diliyorum. Ama bu camiada dayı meselesi maalesef her zamankinden fazla var… Böyle anlamlı şeyler yazdığınız için kalbimize dokunduğunuz için size çok teşekkür ederim. Varolun, sevgiler.