Burada Duralım

Neden bir yerde tıkandım kaldım?

Ahmet Hamdi Tanpınar, Günlükler.


Burada duralım. Ve artık her şeyin sonuna gelmiş olalım. Doğmanın, yaşamanın ve ölecek olmanın sonu. İnsanın sonu.

İnsan sonlanmayan, nihayeti, ucu, bucağı olmayan bir kuyu. Ölmek yok etmiyor bizi, aksine daha da çoğaltıp bir sonsuzluğa sürüklüyor. Evet, bu bazıları için kelimenin tam anlamıyla bir sürüklenme. Bazı azapların ölmekle tükenmeyeceğine, bitmeyeceğine inanan ruhlar da vardır ve o ruhlar için sonsuzluk büyük bir korku ve haksızlıktır.

Dünyada olduğu süre boyunca, yaşamı suratına bir paçavra gibi çarpılmış, içine çektiği her derin nefes sonrası boğazına çökülmüş, kelimenin tam manasıyla gün yüzü görmemiş, anlatılan, yaşanılan güzellikleri hep dışarıdan izlemiş bir ruh, gönül rahatlığıyla sonsuz bir huzura kendini nasıl ikna edebilir ki? Bilmediğimiz, tadına bakmadığımız bir meyvenin lezzetine, güzelliğine nasıl emin olup buna inanabiliriz ki?

Bu soruya vereceğimiz ilk ve en kuvvetli cevap inanç olacaktır sanırım. Yaşamış olmanın yükü üzerimizden alınacak, kırılmış kemiklerimiz doğrulacak ve biz sonsuzlukta derin bir nefes alacağız.

Peki ya inanmayan, inancı sallanan, ayağı kayan insan? Tüm bunlara rağmen ölünce bir karanlığa değil de yeniden bir doğuşa, âleme inanan insan için sonsuzluk ne ifade ediyor?

Burada duralım.

Bugün pazar ve yaz bilmem kaçıncı kez geldi. Sıcaklar okuma ve yazma ritmimi yine değiştirecek. Pencereden dışarıya çatık kaşlarla bakacağım yine. Ergin Günçe’nin: “Yaz kötü başlamıştı, zaten hep kötü başlar” dizesini tekrar edeceğim, akşamları kendimi sokaklara atıp günün bitişine sevineceğim ve özleyeceğim.

Pek tadım yok şu sıralar. Sağlığım dışında pek de başka bir şeye özen göstermiyorum. Duymuyorum, konuşmuyorum, görmüyorum, aramalara, mesajlara dönmüyorum. Sadece çalışıyorum. İnsan bu hâldeyken zaman nasıl da hızlı geçiyor. Dünyaya temas etmediğinde, ilgilenmediğinde, bir şey beklemediğinde nasıl da zaman yok oluyor ömründe. Zamanın yok olması aynı zamanda sonsuzluk fikrini de iyileştiriyor. Zaman yoksa, sonsuzluk da yok. Sonsuzluk yoksa, yaşamak da…

Ama insan yine de yaşamayı sürdürüyor. Tüm bu bitkinliğin, içe doğru çöken sessizliğin, dünyaya temas etmek istemeyen yorgunluğun içinde bile yaşamaya devam ediyor. Hem de çoğu zaman büyük bir umutla değil, yalnızca henüz tamamen vazgeçememiş olmanın mahcubiyetiyle.

Belki de insanı ayakta tutan şey umut değildir diye düşünüyorum sık sık. Umut fazla aydınlık bir kelime. İçinde fazla gelecek, fazla telafi, fazla vaat var. Oysa bazı zamanlarda insan geleceğe değil, yalnızca bir sonraki saate dayanır. Bütün ömrü değil, öğleden sonrayı geçirmeye çalışır. Sonsuzluğu değil, akşamı düşünür. Büyük kurtuluşları değil, başını yastığa koyduğunda birkaç dakika olsun hiçbir şey düşünmemeyi isteyebilir.

İnsanın en büyük yanılgılarından biri, her şeyin bir yere varması gerektiğine inanması. Acının bir anlamı, bekleyişin bir mükâfatı, yorgunluğun bir telafisi, yaşamanın ise mutlaka büyük bir açıklaması olmalı sanıyoruz. Oysa bazı yollar hiçbir yere varmıyor. Bazı acılar insanı büyütmüyor, sadece eksiltiyor. Bazı bekleyişlerin sonunda kimse gelmiyor. Bazı yollar insanı kendine değil, kendi yokluğuna çıkarıyor.

İnsan, başına gelenleri sadece yaşamaz, onları anlamlandırmak zorunda da kalır. Hayvan acı çeker ve geçer. İnsan acı çeker ve “neden?” diye sorar. Bu neden sorusu bazen Tanrı’ya, bazen kadere, bazen çocukluğa, bazen de kendi içindeki karanlık bir odaya yönelir. Fakat cevap çoğu zaman gelmez. Gelip bizi bulan tek şey zamandır. Zaman da her şeyi iyileştirmez, yalnızca bazı şeylerin etrafına ince bir kabuk örer. İçerideki yara kapanmaz belki ama dışarıdan bakıldığında artık kanamıyor sanılır.

Bilmiyorum.

Belki de bilmemek, insanın en gerçek hâlidir. Biz kesinlik arayan ama belirsizliğe mahkûm edilmiş varlıklarız. Doğduğumuz yer belli, öleceğimiz kesin fakat aradaki her şey sisli. Sevmeyi öğreniyoruz ama kaybı engelleyemiyoruz. İnanmak istiyoruz ama şüphe içimize sızıyor. Yaşamak istiyoruz ama yaşamın ağırlığından yoruluyoruz.

Burada duralım.

Bugün pazar. Yaz yine geldi. Dışarıda hayat, hiçbir şey olmamış gibi kendi mevsimini sürdürüyor. Ağaçlar yeşerdi, keten gömlekler ütülendi, caddeler doldu, akşamüstleri uzadı. Dünya, insanın iç yıkımlarına karşı ne kadar da kayıtsız. Kimsenin felaketi yüzünden güneş geç doğmuyor. Kimsenin iç sıkıntısı yüzünden yaz ertelenmiyor. Bu da insanı tuhaf bir biçimde hem küçültüyor hem de rahatlatıyor. Demek ki merkezde değiliz. Demek ki yokluğumuz da varlığımız kadar sessiz olacak.

Bazen bunu düşünmek iyi geliyor. İnsanın kendi acısını evrenin merkezinden çekip alması, hafifletici bir aşağılanma gibi. Çünkü insan kendi kederini fazla ciddiye alınca onun içinde boğuluyor. Fakat dünyanın bizden bağımsız devam ettiğini görmek acımasız ama sahici bir bilgi veriyor: Hayat, bizim anlam krizlerimizi beklemiyor. Biz iyileşmeden de akşam oluyor. Biz karar veremeden de mevsimler değişiyor. Biz hazır olmadan da yaşlanıyoruz.

Belki yaşamak dediğimiz şey, bu hazırlıksızlığa rağmen sürdürdüğümüz bir iştir. İnsan hiçbir şeye tam hazır olmadan doğuyor, seviyor, ayrılıyor, inanıyor, yıkılıyor, yeniden başlıyor ve ölüyor. Bütün büyük dönemeçlerde biraz acemi, biraz gecikmiş, biraz eksik. Belki de bu kadar felsefe, bu kadar inanç, bunca edebiyat bu yüzden var: İnsan, başına gelen bu tuhaflıkları taşıyabilmek ve onlarla yaşayabilmek için bir anlam icat ediyor.

Ama anlam da bazen yetmiyor. Hatta bazen anlam aramak, acıyı daha da büyütüyor. Çünkü her şeyi açıklamak isteyen zihin, açıklayamadığı yerde kendini suçlamaya başlıyor. “Neden böyle oldu?” sorusu bir süre sonra “Ben nerede yanlış yaptım?”a dönüşüyor. İnsan, kaderin yükünü bile kendi karakter kusuru zannedebiliyor. Oysa bazı şeyler yalnızca olur. Ne derin bir adaletin parçası ne gizli bir ödülün başlangıcı ne de insanı olgunlaştırmak için kurulmuş ilahi bir düzenek. Sadece belirsiz bir oluş. Ve insan da bu oluşların altında kalması, bazen de oradan çıkmasıyla meşhurdur.

Burada duralım.

Çünkü düşünce de bazen bir sığınak değil, bir uçurumdur. Sonsuzluk, ölüm, yokluk, Tanrı, adalet… Bunlar insanın zihninde açıldığında kolay kapanmayan kapılar. Her kapının ardında başka bir karanlık, başka bir soru, başka bir yankı vardır. Bazen insanın kendini koruması, her kapıyı açmamakla mümkündür.

Belki de bilgelik dediğimiz şey, her soruya cevap bulmak değil, bazı sorularla birlikte yaşayabilecek kadar genişlemektir. İnsan belli kayıplardan, belli yorgunluklardan sonra şunu anlıyor: Cevapların çoğu hayatı kurtarmıyor. Bazen insanı kurtaran şey çok daha küçük ve gösterişsiz bir şey oluyor. Bir bardak su. Temiz bir çarşaf. Gece serinliği. Perdeleri açmak. Yüzünü yıkamak.

Büyük metafizik yaraların yanında bunlar önemsiz görünür. Ama insan çoğu zaman büyük hakikatlerle değil, küçük tekrarlarla hayatta kalır. Her sabah aynı yüzü yıkamak, aynı masaya oturmak, aynı sokaktan geçmek, bütün bunlar dünyaya ait olduğumuzu kendimize yeniden hatırlatmanın sessiz yollarıdır. İnsan anlamı bulamadığında düzen kurar. Düzen bazen anlamın yoksul akrabasıdır ama yine de insanı ayakta tutar.

Şimdilik burada olmanın ahlakını öğrenmek gerekiyor. Büyük cevaplara varmadan, bütün kırgınlıkları onarmadan, geçmişi temize çekmeden burada kalmak. Çünkü yaşamak bazen iyileşmek değil, dağılmamayı başarmaktır. Bazen sevinç değil, dayanıklılıktır. Bazen umut değil, yalnızca elini dünyadan bütünüyle çekmemektir.

Bugün pazar. Yaz yine geldi. Ben yine çılgın kalabalıklara uzak, biraz tatsız, biraz da dünyaya hevesli gibiyim utanarak. Hayat, büyük anlamını açıklamadan da sürüyor. Belki de insanın yapabileceği tek şey budur: Hayatın kendini açıklamasını beklemeden nezaketle ona eşlik etmek.

***

Çocuk, oyuncaklarına sırtını döndü. Ellerini, göğü kucaklayacakmış gibi iki yana açtı ve yukarı bakarak zıplamaya başladı: Tanrım buradayım, Tanrım hâlâ buradayım…

Hâlâ buradayız.

2 Yorum

  1. Sevil Esen 18 Mayıs 2026 at 11:25

    harika

    Cevapla
  2. Dilek Babacan 18 Mayıs 2026 at 19:06

    Eskiden hayata karşı pozitif anlamda şaşırırdım ama bu 37 yaş güncellemesinden midir bilinmez, her gün kırılarak başlıyorum güne… Önce yakınlarım kırıyor beni, sonra da kendi kendime trip atıp duruyorum. 🙂
    Bu ara yaptığım tek iyi şey ne diye sorsalar, sanırım yazmak derim. Onun da iyi dediğim kısmı içeriği değil asla. Sadece içimi içime döküyorum; ta ki bir sonraki hayal kırıklığına kadar…
    Bence bizler birbirimizi anlamıyoruz ama garip bir şekilde benziyoruz. Benim de pek bir beklentim yok bu hayattan. Tek derdim: Sessizce ama o iyiliği de elden bırakmadan yaşayıp gitmek. Gel gelelim, sanki bu dünyaya bir sözümüz varmış da alacağını alıyor ve bizi öylece bırakıyor; tıpkı çikolatası başkası tarafından yenmiş bir çocuk gibi kalakalıyoruz.
    Kendimizi oyalamak ne kadar yorucuymuş meğer! Oysa küçükken hep büyümek isteyen ben değilmişim gibi…

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir