Kitaplarda, sanat eserlerinde ve müzelerde ölümden sonraki hayata inanırım.
Orhan Pamuk, Kelimeler ve Resimler
Ya dünyanın sonunda değil de her şeyin başındaysak? Ya tüm bu olanlar o ağır romanın giriş bölümüyse ve kahramanımızın başına ilerleyen sayfalarda çok daha tuhaf şeyler gelecekse? Bu, kötü bir rüya ve büyük bir beladan başka ne olabilir ki?
Her şeyin sonlu olması büyük bir huzur veriyor artık bana. Başlayan her şey bu dünyada bitecek, iyilikler ve kötülükler, sevinçler ve acılar bir gün hepsi son bulacak. Fakat yazmak bu sona ayak diremek gibi; bir duyguyu, yaşanmışlığı unutmamak ve unutturmamak için duvara atılan derin bir çentik gibi. Madem her şeyin bitmesini, sonlanmasını ve unutulmasını istiyorsak bu çaba niye? Birilerini buna şahit tutmak mı? Yoksa dünya yorgunlarına yol, yordam göstermek mi?
İnsan bazen kendi varlığını ancak bir iz bıraktığında sahici zannediyor. Konuşurken değil, susarken değil, yaşarken bile değil, yazarken. Çünkü yazı, insanın dağınık iç âlemini biraz olsun toparlama teşebbüsüdür. Hafızanın loş odalarına, çocukluktan kalma kırık eşyalara, söylenememiş cümlelere, yutkunulmuş öfkelere, geç kalınmış özürlere dönüp bakma cesaretidir. Belki de bu yüzden her sahici yazı biraz yas tutar. Kaybedilmiş bir zamana, kaybedilmiş bir benliğe, artık geri gelmeyecek bir yüze, bir daha aynı saflıkla duyulamayacak bir sevince ağıt yakar.
Psikoloji bize insanın yalnızca yaşadıklarından değil, yaşayamadıklarından da oluştuğunu söyler. İnsan, başına gelenler kadar başına gelmeyenlerin de sonucudur. Bir zamanlar kapısından döndüğü ihtimallerin, sustuğu anların, cesaret edemediği sevgilerin, kendi içinde büyüttüğü karanlıkların toplamıdır. Bu yüzden yazmak bazen olanı anlatmaktan çok, olamamış olanın gölgesini yoklamaktır. Hayatın görünürdeki olayları kadar, insanın içinde yarım kalmış o sessiz hikâyeler de bir gün kendilerine bir dil arar.
Sanırım dünya yorgunluğumuz biraz buradan geliyor. Herkes kendi içinde tamamlanmamış bir hikâye taşıyor. Kimimiz ilk sayfada takılıp kalmışız, kimimiz hiç bitmeyecek sandığımız bir bölümün içinde dönüp duruyoruz. Bazıları hayatını büyük cümlelerle açıklıyor, bazılarıysa küçük kırgınlıkların altında usul usul eziliyor. Dışarıdan bakınca herkes biraz idare ediyor gibi. İşine gidiyor, kahvesini içiyor, mesajlara cevap veriyor, markete uğruyor, aynaya bakıyor, susuyor. Oysa insanın içinde, kimsenin duymadığı bir yerlerde, eski bir gramofon gibi aynı hüzün dönüp duruyor.
Bu çağın insanı her şeyi bilmek istiyor ama hiçbir şeyin ağırlığını taşımak istemiyor. Acıyı açıklamak istiyor, ona tahammül etmek istemiyor. Kaybı analiz ediyor, yas tutmaya vakit ayırmıyor. Kendi ruhunu bile aceleye getiriyor. Terapi odalarında, kitaplarda, sokaklarda, tren garlarında, kalabalık sofralarda hep aynı sorunun başka başka yüzleriyle karşılaşıyoruz: İnsan bu kadar bilginin, bu kadar görüntünün, bu kadar hızın içinde kendisine nasıl dönecek?
Belki yazı burada küçük ama inatçı bir sığınak oluyor. Dünyanın gürültüsüne karşı insanın kendi iç sesini yokladığı tenha bir masa. Her şeyin tüketildiği, her duygunun hızla dolaşıma sokulduğu, her acının birkaç cümlelik teselliye indirildiği bir zamanda yazmak, hâlâ derinliği savunmak demek. Bir şeyleri hemen iyileştirmeye çalışmadan, hemen açıklamadan, hemen paketleyip sunmadan, insanın karmaşık ve yaralı hâline biraz yer açmak demek.
Şunu her daim aklımızda tutmamız gerekiyor: İnsanın iç dünyası, dışarıdaki dünyadan daha eski bir yerdir. Biz modern zamanların takvimleriyle, haberleriyle, randevularıyla, hesaplarıyla yaşadığımızı sanırız ama içimizde çok daha kadim bir saat işler. Orada çocukluk hâlâ bitmemiştir, ilk korkular hâlâ bir köşede bekler, ilk incinmeler kendilerine yeni yüzler bulup tekrar tekrar karşımıza çıkar. İnsan büyüdükçe geçmişinden uzaklaşmaz, yalnızca ona daha medeni isimler verir. Kaygı der, karakter der, kader der, huy der. Oysa ruh, unutulmuş hiçbir şeyi sahipsiz bırakmaz.
Bu yüzden insanın kendini anlaması çoğu zaman bir aydınlanma değil, ağır bir yüzleşmedir. Kendi içindeki karanlığa bakabilmek, orada yalnızca kötülük değil, kırılmışlık da olduğunu fark etmektir. Bazı sertliklerin ardında korunmaya çalışan yaralı bir çocuk, bazı suskunlukların altında duyulmaktan vazgeçmiş bir ses, bazı kibirlerin içinde derin bir sevilmeme korkusu vardır. İnsan kendini tanıdıkça daha iyi biri olmaz belki, ama daha az zalim olabilir. Hem kendine hem başkalarına karşı.
Dünya ise bizden sürekli iyi olmamızı değil, işlevsel olmamızı istiyor. Vaktinde kalkmamızı, üretmemizi, cevap vermemizi, ayakta kalmamızı, mümkünse hiç dağılmamamızı bekliyor. Oysa insan bazen dağılmadan kendine gelemez. Bazı geceler vardır, kişi bütün hayatını gözden geçirir ve sabah olduğunda hiçbir şey değişmemiş gibi kahvaltı masasına oturur. Kimse onun içinden geçen mahşeri bilmez. Belki de insan olmanın en trajik tarafı budur. En büyük iç felaketlerimizin çoğu dışarıdan bakıldığında sıradan bir güne benzer.
Yazı biraz da bu görünmeyen felaketlerin kaydını tutar. Gazetelerin yazmadığı, tarih kitaplarının önemsemediği, aile albümlerinin göstermediği o iç sarsıntıları saklar. Bir insanın bir cümleye neden bu kadar tutunduğunu, bir şarkıda niçin birden sustuğunu, bir sokağın köşesinde neden yıllar öncesine döndüğünü anlatmaya çalışır. Çünkü hayat, yalnızca yaşanan olaylardan ibaret değildir. Hayat biraz da o olayların içimizde bıraktığı yankıdır. Bazen olay biter ama yankısı ve hatta sızısı yıllarca sürer.
Belki de içsel derinlik dediğimiz şey, insanın bu yankıyı duyabilme kabiliyetidir. Herkes gürültüyü işitir ama herkes yankıyı duyamaz. Herkes olayı görür ama herkes ruhun o olay karşısında aldığı biçimi sezemez. Edebiyatın, psikolojinin, şiirin ve eski bilgeliklerin aynı yerden konuşması biraz bundandır. Hepsi insana, kendini yalnızca görünen hâliyle zannetmemesini söyler. Çünkü insan, göründüğünden daha eski, söylediğinden daha kederli, sustuğundan daha kalabalık bir varlıktır.
Yine de yazmak insanı kurtarır mı, bundan emin değilim. Belki hiçbir şey insanı tam anlamıyla kurtarmaz. Ne bilgi, ne aşk, ne inanç, ne yolculuk, ne de cümleler. Ama bazı şeyler insanın düşüşünü yavaşlatır. Bazı cümleler insanın içindeki dağınıklığa bir sandalye çeker. Bazı metinler gecenin ortasında yalnız olmadığımızı fısıldar. İnsan bazen iyileşmekten çok, anlaşılmak ister. Biri gelip de “ben de buradaydım” desin ister. “Bu karanlıktan ben de geçtim” desin. “Bunun adı delilik değil, insan olmak” desin.
O hâlde belki yazmak, sona karşı kazanılmış büyük bir zafer değil, başlangıca bırakılmış küçük bir işarettir. Bizden sonra gelen biri, bir gün bu işarete rastlar ve kendini büsbütün kaybolmuş hissetmez. Bir cümlenin kenarına tutunur. Bir başkasının yorgunluğunda kendi yorgunluğunu tanır. Dünyanın bittiğini sandığı yerde, belki de her şeyin yeniden başladığını anlar.
Çünkü insan bazen dünyanın sonunda değil, kendi içindeki ilk cümlenin eşiğindedir.