Huzurlu Bir Ruh İçin Ahlakı Güzelleştirmek

Maddenin ön plana çıktığı yerde mana sessizce çekilir ve geriye sadece anlamsızlık kalır. Şu an dünya üzerinde özellikle genç neslin yaşadığı en büyük sorunlardan biri bu: Anlamsızlık. Ne için, hangi sebepler ve dava uğruna, neye hizmet ettiğini bilmeyen, nereden gelip nereye varacağını düşünmeyen gençlik, büyük bir ruh bunalımında. Günden güne artan ruhsal hastalıklar ve psikiyatrik ilaç kullanım sıklığı bize bir şeylerin ters gittiğini açıkça gösteriyor.

Gençlerle çalışanlar ve onları yakından gözlemleyenlerin fark ettiği ilk şey gençlerimizin depresif duygu durumları oluyor.  Depresyonun ağır, orta ve hafif olan türleri vardır, kişinin gösterdiği semptomlara göre bu durum değişir. Fakat bir de neojenik depresyon dediğimiz bir depresyon çeşidi mevcut, yani ruhun depresyonu. Diğer türlere göre en ağırı budur, ilaç tedavisine kolay yanıt vermez, ehil kişiler tarafından uzun ve etkili terapi desteği olmadan çözülmez. Neojenik depresyon kişinin maneviyatını yaşayamamasıdır, ruhunun sıkışması, mertebe kazanamaması ve insanî yönlerini fark edip kullanamamasıdır. Kişi, bu depresyondan kurtulmak için kendini türlü bağımlılıklara, tehlikeli sporlara ve nefsin karanlık oyunlarına teslim ediyor. Fakat yine de bu ruh bunalımından kurtulamıyor. Dışarıda aradığı kurtuluş reçetesinin kendi kalbinde olduğunu fark edemiyor ve anlamsızlık içerisinde dünyada sürüklenip duruyor.

Yerli ve yabancı birçok bilimsel araştırma maneviyatın fiziksel ve ruhsal sağlık problemlerinin önlenmesinde, iyileşmesinde büyük bir fayda sağladığını ortaya koyuyor. Savaş sebebiyle ülkesinden ayrılmak zorunda kalanların, inançları sebebiyle türlü zulümlere maruz bırakılanların, tanklara karşı avuçlarında taşla göğüslerini siper edenlerin, günlük rutinlerini sürdürenlerin ayakta kalmasını sağlayan şey inandıkları değerler yani maneviyatlarıdır. Maneviyatın temelinde yatan şey ise güzel huy, güzel ahlaktır. İşte, özellikle bulunduğumuz coğrafyada unutturulmaya, üzeri örtülmeye çalışılan hazine bu maneviyat, yani ahlaktır. İnsan ruhunu ayakta tutan, dünyanın karanlıklarına ışık veren, hakikat için mücadele etmemizi kolaylaştıran en büyük güç ahlaktır ve ahlak dünyanın kurtuluş için sığınacağı son limandır. Ahlaklı insan kalp kırmaz, yalan söylemez, hak yemez, gıybet etmez, adildir ve emindir. Tüm bu güzellikleri sebebiyle de bizi anlamsızlığa sürüklemek isteyenlerin bir numaralı hedefidir.

Karanlığın ve zorbalığın yegâne hedefi ahlaki değerlere saldırmak ise burada bizlere düşen büyük ödev ve sorumluluklar mevcut. Öncelikli olarak aynada gördüğümüz yüzün kim olduğunu, güçlü yönlerini, zayıf yönlerini, dünyaya geliş amacını ve bu amaç doğrultusunda neler yaptığını bilmemiz yani öncelikle kendimizi iyice tanımamız gerekir. Sonrasında ise anlam dünyamızda var olan güzellikleri anlatmak ve her şeyden önce yaşamak yani temsil etmek gerekir. Temsil edilmeyen değerler karşıdaki insana tesir etmez ve etrafında bir inanç halkası oluşturamaz. Güzelliği yaymak ve güzel olanı yani eşref-i mahlukat olan insanın ruhunu kurtarmak için ahlakı önce kendi dünyamızda yaşamalı ve yaşatmalıyız.

Ahlak kuralları konusunda 60 kültür ve 600 kaynak incelenerek yapılan bir araştırmada ahlak ile ilgili olmazsa olmaz maddeler şu şekilde sıralanmış vaziyette: 1) Aileye destek, 2) İçinde bulunulan gruba yardım, 3) İyiliğe karşılık vermek, 4) Mahremiyete saygı, 5) Cesur olmak, 6) Üstlere saygı, 7) Kaynakları adil dağıtmak. Prof. Dr. Acar Baltaş’ın aktarmış olduğu bu veriler doğrultusunda ahlak konusunda tüm dünyanın aslında benzer şeyleri düşündüklerini, benzer hassasiyetleri taşıdıklarını görüyoruz fakat aynı bilinç ve farkındalık davranışlarımıza yani hayatımıza yansıyor mu konusunu biraz daha düşünmemiz gerekiyor.

Ahlak denildiği zaman ilk olarak akıllara aile kavramının geldiğini görüyoruz. Toplumu ya da toplumun ahlakını ayakta tutan çekirdek güç ailedir. Çünkü tüm öğretiler ailede başlar; din, güzellik, merhamet, dua, ibadet, sabır, mücadele, gayret ve daha nicesi.  Çocuk ailesinin ahlakı ile ahlaklanır, anne ve babasının insanlık elbisesini giyer ve yaşantısına bu şekilde devam eder. Bu bilgileri zihnimizin bir köşesinde tutarak son yıllarda aile kavramına verilmek istenen zararları; çocuk, anne ve baba rollerinin yeniden kurgulamaya çalışan kitapları, televizyon programlarını, dernek ve vakıfları; bir salgın gibi toplumu saran 1+1 daireleri; giderek normalleşmeye başlayan yaşlı bakımevlerini ve büyüksüz büyüyen çocukları yeniden yorumlamak ve aslında yapılmak istenenin ne olduğunu daha açık bir zihinle düşünmemiz gerekir.

Sadece aile değil; içinde bulunulan gruba yardım, iyiliğe karşılık vermek ve kaynakları adil dağıtmak da ahlakın temel kurallarından ve karanlığı yaymak isteyenlerin birincil düşmanlarından. Saydığımız bu kuralları dünya üzerinde yaşayan ve yaşatan ülkelerin başında Türkiye’nin geldiğini söylemek üzerimize vazifedir. Küresel İnsani Yardım 2018 Raporu’na göre Türkiye’nin dünyada en çok insani yardım yapan ülke konumunda olduğunu görüyoruz. Yardımı ve iyiliği elbette sadece maddi imkanlarla ölçemeyiz, bunun yanında merhamet, ilgi, sevgi ve tahammül de gerekir. Ortadoğu’da yaşanan insanlık suçlarından, savaşlardan, katliamlardan kurtulmak için misafirimiz olmuş insanlara karşı göstermiş olduğumuz o kutlu duruş, bu topraklarda nasıl vicdani bir iklimin hüküm sürdüğünü tüm dünyaya göstermiştir.

Peki bizler ödev bildiğimiz ahlaklı olma düsturuyla yaşamaya ve yaşatmaya çalışırken her fırsatta sokaklarının temizliği, düzeni, maddi gelir düzeyleri anlatılan Batı kültürü ne yaptı? Savaştan kaçmak zorunda kalan kadın ve çocukların plastik botlarını kurşunlayarak binlerce masumu öldürdü, yardıma muhtaç insanlar sınırlarına ayak basmasın diye elektrikli tellerle, dev duvarlarla, asker ve polis şiddetiyle mazlumları sınırlarından sürdüler. Bir şekilde sınırlarını aşan insanları da toplama kamplarında sefaletin ve kirliliğin içine hapsettiler. İşte ahlakın yoksunluğu böyle vahim ve bir bakıma da acınası bir hadisedir.

Ahlak insanın evidir ve nezaket de o evin en güzel odalarından biri. Fakat ne yazık ki büyük şehrin insanı o nezaket odasını yavaş yavaş terk etmekte ve bakımsızlığa mahkum etmektedir. Çevremizde sıradan bir adab-ı muaşeret  kuralını yerine getiren birine bile büyük bir hasretle bakıyoruz. İnceliğin, iyiliğin ve nezaketin aslında sıradan ve olması gereken bir durum olduğunu unutup bunu bir lütuf olarak görmeye başladık. Oysa; kadına, erkeğe, çocuğa, hayvana, tabiata ve cansız varlıklara nezaketle yaklaşmak, hallerinden anlamak insanı insan yapan özelliklerin başında gelir.

Ezcümle; kalbindeki inanç doğrultusunda yaşayan bizler, daha temiz ve yaşanması daha mümkün bir dünya için kazanılması gereken şeyin madde değil ahlak olduğunu bilerek nefes alıp vermeye devam edeceğiz. Sadece bilmek yetmez, bunu bulunduğumuz her ortamda gücümüz nispetinde anlatıp yazacağız. Kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi çok iyi bilip bu uğurda yaşamaya ve etrafımızı yaşatmaya devam edeceğiz.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir