Neo-Psikanaliz, Türk Tipi Bağlanma ve Öteki

İnsan ayrılık üzere dünyadadır. Kesin ve sürekli ayrılıkların yazgısıyla yaşamak sandığı sürgüne devam eder; bir insandan başka bir insana, bir hikâyeden başka bir hikâyeye ve nihayetinde hakikat olan güzelliğe…

Ayrılık aynı zamanda bir kopuşu da simgeler. Kopmak; herhangi bir yerinden ikiye ayrılmak, gövdeden ayrılmak, bütün ilişkileri kesip büsbütün ayrılmak, haşrolmak, parçalanmak ve en acı anlamı da şu sanırım: Çok ağrımak. İnsan dünyanın ağrıyan yeridir çünkü bir ağrıyla dünyaya gelmiştir ve gözünü açar açmaz başına gelen ilk eylem ayrılıktır. Bebek anneden kopar ve son nefesini verene kadar ayrılıklarla dünya uçurumundan aşağı yuvarlanır.

Bebeklik dönemi olarak tanımladığımız 0-2 yaş aralığında çocuklar; fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak hızlı bir gelişim sürecine girer. Bu dönemde bebeğin sadece fiziksel ihtiyaçlarının değil aynı zamanda duygusal ihtiyaçlarının da giderilmesi gerekmektedir. Dünyanın yabancısı olan ve bir kopuşla hayata gözlerini açan bebek, yeterli becerilere sahip olmadığı için anneye yahut kendisine bakım veren kişiye doğrudan bağımlıdır. Bu bağımlılık sürecinde kendine bakım veren kişiyle kurduğu bağ çocuğun kişiliğinin önemli bir bölümünü oluşturur ve bu dönemde kazandığı kişilik özellikleri hayat boyu değişime karşı güçlü bir direnç gösterir.

Çocuğun hayatındaki ilk ‘öteki’ annesidir ve bu dönemde çocuğun annesiyle kurduğu ilişki ilerleyen yıllarda ötekilerle kuracağı ilişkinin de belirleyicisi olacaktır. Eğer anne ve çocuk arasında kurulan bağ sağlıklı bir şekilde gelişmişse çocuk daha sonra diğer insanlarla kuracağı bütün ilişkilerde güvenli ve sağlıklı bir ilişkiyi tercih edip buna göre hayatını sürdürecektir. Annenin sıcak, duyarlı, çocuğunun gereksinimlerini gidermeye hazır ve bağlanılabilir olması fazlasıyla önemlidir. Çocuğun böyle bir anneyle beraber yetişmesi bütün gelişim psikologların söylediği gibi duygusal ve ruhsal sağlığın kaynağıdır. Çocuğa ‘öteki’nin onun için orada olacağıyla ilgili güven verir, ‘öteki’nin aslında korkulan bir nesne değil, onun iyiliği için orada bulunduğuna yönelik mesajlar iletir.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki psikoloji dünyasında artık birçok şey Freud’un çizdiği sözde gerçeklikler üzerinden ilerlemiyor. Margaret Mahler, Heinz Kohut, Karen Horney ve John Bowlby gibi neo-analitik perspektifin kurucuları, bilinçdışının asıl yönetici güç olarak ilan edilmesi ve cinselliğin insan hayatının merkezinde bütün yaşamı etkileyen bir güdü olmasına itiraz ederek Freud ile keskin bir ayrılık yaşarlar. Bu yeni perspektife göre benlik (ego), sadece alt benliğin (id) yani bir diğer anlamıyla da bilinçdışının gereksinimlerini karşılayan bir yapı değil, kendi ihtiyaçlarını ve hedeflerini kendisi belirleyebilen bağımsız bir varlıktır. Neo-analitik perspektif burada insanın sadece kaba dürtülerine değil temelde sosyal ilişkilerine vurgu yaparak insanı bir bakıma eşrefi mahlûkat seviyesine bir adım daha yakınlaştırır. Bu görüşe göre kişiliğin dayandığı psiko sosyal yönün kaynağı ve biçimi erken dönem anne-bebek ilişkilerine dayanır ve ömür boyu böyle devam eder.

Bağlanma türleri

Dünyanın en önemli çocuk psikanalistlerinden Bowlby, çocukların annelerine karşı olan davranışlarını, özellikle de annelerinin yokluğuna nasıl tepki verdiklerini incelemiş ve bir yabancı tarafından anneden alınmanın kaygı yarattığını fark etmiştir. Ayrılığa verilen bu tepkileri anlamak için de çocukların bakım veren figürlerle olan bağlarının anlaşılması gerektiğini ileri sürmüştür. Bowlby, çocuğun anne ile etkileşiminin sonucunda bağlanma ilişkisinin zihinsel temsilleri geliştirdiğini söyler ve bu zihinsel temsilleri ‘içsel çalışan modeller’ olarak adlandırır. Sonraki sosyal ilişkiler için prototip işlevi gören bu içsel çalışan modeller ‘benliğe ilişkin’ ve ‘başkalarına ilişkin içsel çalışan modeller’ olmak üzere iki tiptir. Benliğe ilişkin içsel çalışan modeller kişinin kendisinin sevilebilirliğine ilişkin inanç ve beklentileri içerirken, başkalarına ilişkin içsel çalışan modeller ise annenin duyarlılığına ve duygusal olarak ulaşılabilirliğine ilişkin inanç ve beklentileri içerir.

Bowlby’ye göre güvenli bağlanan çocuklar bağlanma figürünü yani anneyi keşif yapıp rahatsızlık duyduklarında geri dönebilecekleri güvenli üs olarak kullanmaktadırlar. Anne çocuğun rahatlığını sağlayıp, ihtiyaçlarını karşılar ve keşfetme girişimlerini desteklerse, çocuk kendisinin değerli ve sevilebilir, başkalarının ise duyarlı ve duygusal olarak ulaşılabilir olduğuna ilişkin içsel çalışan modeller geliştirir. Annenin çocuğun ihtiyaçlarına ilgisiz kalması, çocuğun ihtiyaçlarını reddetmesi ve keşfetme girişimlerini engellemesi durumunda ise içsel çalışan modeller benliğin değersiz ve sevilmez, diğerlerinin ise duyarsız ve ulaşılmaz olduğuna ilişkindir ve böylece çocuk anneye güvensiz bir şekilde bağlanır. Başka bir deyişle, benliğe ve başkalarına ilişkin güvenli içsel çalışan modeller benliğin değerli olduğu inancını ve diğerlerinin kişiyi kabul edip destekleyecekleri beklentisini içerirken, güvensiz içsel çalışan modeller ise benliğin değersiz olduğu inancını ve diğerlerinin kişiyi kabul edip etmeyecekleri ve destekleyip desteklemeyeceklerine ilişkin korku ve şüpheleri içerir.

Bu bilgiler ışığında; çocuk eğer annesine güvenli bir şekilde bağlanıyorsa, kendi ve ‘öteki’ hakkında olumlu düşünceler besleyecek, eğer annesine karşı güvensiz bir bağlanma gerçekleştirdiyse kendi ve öteki hakkında olumsuz yargılara sahip olup ergenlik ve yetişkinlik döneminde bilincindeki bu bilgilerle hareket edecektir. Peki sizce Türk anneler çocuklarıyla hangi tip bağlanma modelini daha çok kullanıyor?

Türk tipi bağlanma

Tanınmış neo-psikanalistlerden Mahler, bebeğin anne ile ‘psikolojik erime’ halinde olduğunu söyler. Ona göre anne ve çocuk arasındaki bu yakın halin ve birliğin kopması, bireyselleşme ve kimlik gelişiminin olmazsa olmazıdır. Fakat Mahler burada önemli bir çelişkiden söz eder; “ayrılma-birleşme çelişkisi.” Bağımsız bir benlik geliştirme arzusu, anne tarafından korunma arzusu ile sürekli bir çatışma halindedir ve çocuktaki bu temel çelişki, insanlar üzerinde hayat boyu etkisini sürdürecektir. Bu etkinin varlığını sürdüreceği düzlem ise, büyük çoğunlukla hayatın ilk altı yılında oluşan özbenlik algısıdır. Annenin çocuğa davranışları, yani bağımsızlaştırma ve koruma davranışlarının miktarı, çocuğun kendisi hakkında yorumlar yapmasına ve bunları içselleştirmesine yol açacaktır. Üç yaş civarında oluşturulan anne imgesi, sadece kendimizi değil, hayatın geri kalanında karşımıza çıkan bütün ‘ötekileri’ anlamamız için de bir platform oluşturur. Öyle ki Mahler’e göre, çocuk diğer insanlara bakarken anne imajının yarattığı mercekleri kullanır.

Biraz önce sorduğumuz Türk annelerinin tercih ettiği bağlanma tipini birkaç örnekle açıklayalım. Yıllar evvel bir futbol takımımızın sahasındaki maç sonu şampiyonluk kutlamasını izliyorum. Futbolcular, eşleri ve çocukları yeşil sahada, müthiş bir mutluluk içerisindeler. Hayatlarında belki de bir daha yaşayamayacakları bir an. O esnada kamera yabancı futbolcuların çocuklarını gösteriyor, çocuklar yerlerde dilediği gibi yuvarlanıp anın tadını çıkartıyor. Sonra bir Türk futbolcunun eşi elinde montla oğlunu yakalayıp montu giydirmeye çalışıyor, çocuk elini özgürce oynayan yabancı arkadaşlarına uzatarak ağlıyor ama anne hâlâ o mont giydirmenin derdinde. Çocuk için ne büyük bir trajedi.

Yine seneler önce bir tatil kasabasında banklara oturmuş denizi seyrediyorum. Yabancı bir turist çocuğu, yeni yürümeye başladığı zayıf ve paytak adımlarından belli. Annesinin yanından kalkıp denize doğru gidiyor, dizlerine kadar suya batıp sonra geri dönüyor, ailesi sadece çocuklarının yaptığı bu keşfi izliyor. Tahminen yarım saat sonra altı-yedi yaşlarında bir Türk çocuğu elindeki kum kovasıyla denize doğru gidiyor, büyük ihtimalle kovasını doldurup geri dönecek. Denizin kenarına yaklaştığı an anne durumu fark ediyor ve tiz bir çığlıkla “Oğlum, çabuk buraya gel, boğulacaksın” diye seslenip oğlunun yanına koşarak gidiyor ve çocuğu kolundan tutup silkeleyerek sözde iyi bir şey yaptığını düşünüp evladını havlunun üzerine oturtuyor. O an çocuğun zihninde büyük ihtimalle şu düşünce oluşuyor: “Ben yetersizim, dünya çok korkutucu ve öldürücü, başkaları yetenekli ama ben değilim, risk almamalıyım, yeni şeyler denememeliyim ve her zaman annemin gözetiminde olmalıyım, aksi halde dünya beni cezalandırabilir.”

Kıymetli anneler, çocuğunuz masaya başını vurduğunda sizin masayı ‘eh, eh, eh sana’ şeklinde dövmeniz o an çocuğu rahatlatmış görünse de aslında çocuğunuzun ruhunda ve kişiliğinde derin hasarlar bırakacaktır. Çocuk her zorlukta, her yenilgide, her ağrıda etrafında kendisine yardım edecek birilerini arayacak, kendi başına sorunlarla mücadele etmekten kaçınıp hayat karşısında güçsüz ve silik bir insana dönüşecektir. Klinik ve sosyal gözlemlerim neticesinde şunu söyleyebilirim ki Türk anneleri çocuklarına güvensiz bir şekilde bağlanıp onların kendilerini ve dünyayı tanımalarına fırsat vermeden, kendi eşyalarıymış gibi şekil vermeye çabalıyor ve ne yazık ki evlatlarına telafisi mümkün olmayan hasarlar veriyorlar. Çocuklar, yaşayamadığınız hayatın, göremediğiniz rahatlığın telafi edileceği oyuncaklar değildir, başlı başına birer şahsiyet temsilidirler ve evlatlarınız sizin malınız değildir, onları kendi eksikliklerinize ve niyetlerinize göre biçimlendiremezsiniz. Ancak yol gösterebilirsiniz.

‘Zaman çok kötü, çocuğuma güveniyorum ama etrafa güvenmiyorum, başını boş bırakalım da serseri mi olsun’ gibi klişeleri kendinize kalkan yapmadan evlatlarınızın kendini ve hayatı yaşamasına fırsat verin, zaman zaman kendi oluşturduğunuz ve çocuğunuza dayattığınız o güvenli alanın dışına çıkıp keşif yapmalarına müsaade edin. Hayat boyu onların yanında olamayacaksınız ve onlar kendileri dışındaki hayatı ve ötekini sizin öğretileriniz ışığında yaşayacak, tanımlayacaktır. Bırakın çocuklarınız örselensin, bu asgari düzeydeki örselenmeler sayesinde çocuk bir dış dünyanın olduğunu ve onun getirdiği gerçeklikleri fark edecektir. Gerçek olanla tanışması ne kadar erken olursa öğrenme de buna paralel olarak erken gerçekleşecek ve evladınız hayata karşı bir duruş geliştirecektir.

Ezcümle: Anne çocuğun dünyaya açılan kapısı ve pusulasıdır. İstemeyerek de olsa şaşmamak ve şaşırtmamak duasıyla.

1 Yorum

  1. Oğuz 19 Haziran 2020 at 03:14

    Küçükken her şeyi sorardım neden diye, nasıl, kim yapmış neden yapmış diye aile ve akraba düzeninden çıkartılmadığım için bu düzlemde meraklarım olurdu. Bu sorularım karşısında ailem bana “Meraklı Melât” derdi. Bende merak etmenin kötü birşey olduğuna inandım ve soru sormayı bıraktım. Tabii bu cevap karşısında kişiliğim kırılmalara uğradı güvenli bağlanma yaşayamadım. Zaman geçti büyüdüm lise bir de dokuz zayıfla sınıfta kaldım sınıfı tekrar okurken şu cümleyi duydum hocamdan ” Merak Öğrenmenin başıdır” o an şok oldum hiç bir şey söylemeden düşündüm tüm meraklarımı ve aldığım cevapları hatırladım hayatım o an değişti.Şimdi ise kaliteli bir üniversite de çift ana dal yaparak okumaya devam ediyorum.

    Cevapla

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir