Otuz sene kasap vitrini seyretmiş, lokma yiyememiş kedi gibi, otuz sene dünyayı seyrettim lokma yiyemeden, artık canım da bir şey istemiyor.
Şule Gürbüz, Zamanın Farkında
Savruluş.
Ne kadar güçlü olursan ol, ölüm hep galip gelecektir. Yaşamak dediğimiz şey yakandan tutup seni bir köşeye fırlatacaktır. Sahip olduğumuz hiçbir şey bizi bu taarruzdan koruyamayacaktır.
Büyük konuşanlar henüz sınanmamış olanlardır. Acıyı, derdi, yaralanmayı küçük görenler henüz savrulmamış olanlardır. Dünyanın en kolay ve güvenli işlerinden birisi başkalarının derdi üzerinden konuşmak, akıl vermek, kitap yazmaktır. Hiç yoksulluk çekmemiş, âşık olmamış, sevdiklerinin tabutlarını omuzlamamış birisinin dünya hakkında söylediklerini ne ölçüde ciddiye alabiliriz ki?
Acının ve yaralanmış olmanın kendine has bir öğreticiliği var. O büyük felaketten sonra dönüştüğün insan artık eski sen olmazsın. Daha sakin, temkinli, kibirsiz ve yorgun. Dünyaya meydan okumazsın artık, sadece dünyadan geçmeye çalışırsın. Hakikatin kalbine doğru birkaç adım daha atarsın, çünkü o sis biraz daha dağılır. Kelimelerini seçersin, az konuşmaya başlarsın, pazar yerlerinde tezgâha çıkıp bağıran satıcılardan olmazsın, önünde ısırılmış elmalar öylece beklersin. İnsanları daha çok izlersin, onların gözlerine, omuzlarındaki çökkünlüğe, yüzlerindeki derin izlere daha dikkatli bakarsın. Ve merhamet edersin. Zor zamanların insana verdiği en büyük hediyelerden birisi de merhamettir. Zor zamanlarında sana gösterilmeyen merhameti, sonrasında başkalarına göstermeye yemin edersin, çünkü merhamet görmeyen insanın çaresizliğini çok iyi bilirsin.
Büyük felaketlerin henüz kapısını çalmadığı insanları çok kolay tanırsınız. Büyük cümleler kurarlar, kendilerine, ailelerine, güzelliklerine, paralarına çok güvenirler, her derdin bir devası olduğuna inanırlar, gazaba uğrayanların bunu hak ettiklerini düşünürler, kibir denizinde yüzerler ve asla gerçekçi bir biçimde tebessüm edemezler. Onlar sadece övünürler; eşleriyle, çocuklarını gönderdikleri okullarla, çantalarıyla, tırmanarak bindikleri arabalarıyla, oturdukları sitelerle, partiyle, partili tanıdıklarıyla, soy isimleriyle, estetikleriyle, o iğrenç ve sahte tevazularıyla, artık mide bulandıran “biz de sizdeniz” mesajlarıyla sadece övünürler.
Ucuz bir ruha dönüşmektense; onurlu acılar çekmeyi, felaketlere maruz kalmayı ve gerçekliğin çilesini kalbinde hissetmeyi tercih etmeli insan.
Birçok kez şahit olduğum bir durum var: Yaralanmış olanlar birbirini tanıyor, buluyor. Bir topluluk içerisinde, hayatın olağan akışında, okulda, sokakta yaralılar birbirini fark ediyor ve yakınlaşıyoruz. Sanırım burada kolektif bilinçdışı devreye giriyor ve biz fark etmeden o bilinçdışındaki bağlar bizleri birbirimize yaklaştırıyor. Zaten dünyadaki aynı dertleri mesele ettiğimiz için bu yakınlaşma giderek perçinleniyor ve kıymetli bir gönül bağı oluşuyor. Senin bu satırları okuman da bu gönül bağının bir göstergesi. Piyasada milyon takipçili, popüler, güzel pozlar kesip hayatın sırrına vakıf olduğunu iddia eden yüzlerce kalem sahibi varken sen neden buradasın? Cevabı senin yerine ben vereyim, çünkü beni tanıyorsun, benim kim olduğumu, nelere üzüldüğümü, nerelerden geçtiğimi çok iyi biliyorsun. Bende kendine dair bir şeyler görüyorsun, anlaşılıyorsun.
**
Büyük hayal kırıklıklarını yaşadığım, seyrettiğim bir dönemdeyim. İnandığım şeylerin tuzla buz oluşu, beklemediğim sözler, eylemler ve buna hayret edişime hayret ettiğim bir dönemdeyim. Ne yaparsak yapalım birilerine, bir şeylerine inanmaktan, güvenmekten vazgeçmeyeceğiz. Vazgeçmeyelim de. İnsan inanmazsa, güvenmezse, sığınmazsa nasıl insan olur, nasıl insan kalır ki? Bırakın temiz niyetlerle bağlandıklarınız, inandıklarınız sizi kandırsın, kalbiniz kırılsın, güveniniz boşa çıksın. Bu, bir kalbe, duyguya, inanca sahip olduğunuzun göstergesidir. Ya hiç sevmeseydiniz, inanmasaydınız, güvenmeseydiniz, söze itimat etmeseydiniz? Kırgınlıklar bir gün onarılır, gözyaşları kurur, acılar diner, acı ruhtan akıp gider. Peki kalpsizlik? Kalpsizlik, iyileşir mi?
Bence biraz zor.
Carl Gustav Jung Anılar, Düşler, Düşünceler isimli kitabında şöyle diyor: “Kendime şaşıyorum, kendimi düş kırıklığına uğrattım, kendimden memnunum. Dertliyim, yitiğim ve coşkuluyum. Bunların tümüyüm. Bunların toplamının ne olduğunu da bilmiyorum.” Büyük ruh dehası, fikirleri ve eserleriyle dünya tarihini değiştiren Jung, ömrünün son döneminde kurduğu bu cümlelerle insanın doğasına ve yaşam yolculuğuna dair çok kıymetli şeyleri işaret ediyor. Ama beni burada asıl düşündüren ve tebessüm ettiren şey: “Bunların toplamının ne olduğunu da bilmiyorum.” cümlesi oldu. Tüm bu bildiklerimiz, okuduklarımız, yaşadıklarımız, yazdıklarımızın sonucunda hayat bizi bir yere getirir ve o noktada da bunların ne işe yaradığını, ne anlama geldiğini bilmediğimizi söyleriz. Sanırım bu dönemde hissettiğim şey bu: Tüm bu toplamın ne olduğunu, ne anlama geldiğini bilmemek.
Böyle dönemlerde zamanın nasıl geçtiğini, günlerin nasıl akıp gittiğini anlayamıyorum. Herkesten uzaklaşıp biraz daha kendi dünyama gömülüyorum. Okumalarım biraz daha yavaşlıyor, sokaklarda daha çok vakit geçiriyorum, telefonlara, mesajlara daha seyrek cevap veriyorum, kalan ömrümü (eğer kaldıysa) daha sık düşünüyorum.
Beni tanıyan insanlara şu soruyu çok sık sorarım: Peki şimdi ne olacak? İnsanlar ilk başta şaşırırlar bu soruya, hangi bağlamda sorduğumu anlamaya çalışırlar, bir neden sonuç ilişkisi kurmaya çalışırlar ama ben, o an akıllarına ilk gelen cevabı merak ederim. Bu soruyu sık sormamın nedeni sanırım gerçekten de ne olacağını merak ettiğimdendir. Şimdi buradayız, peki ne olacak, yarın ne olacak ya da sonrasında? Bulunduğu yerden sıkılmışların sorusudur bu. Bir yerlerden gitmek isteyenlerin, bir yerlere kavuşmak isteyenlerin, bir daha hiç geri dönmek istemeyenlerin sorusudur bu.
Söylesene sevgili okur, tüm bu olup bitenlerin, bu toplamın ne olduğunu bilmeyenlerin, hayal kırıklıklarıyla kendilerine bir dünya inşa edenlerin dünyasında şimdi ne olacak?
**
Çektiğin acıların farkındayım. Acıların en büyüğü sevdiklerini acı çekerken görmektir ve bu acılara bir çare bulamamak. Çaresiz bekleyişler, hastane kapıları, kesilen umut, bezdiren kolonya kokusu ve geçmiş olsunlar.
Bir insan bir insanı nasıl güldürebilir bilmiyorum. Şöyle bir düşündüm de en son kime ve neye ağız dolusu güldüğümü hatırlamıyorum. Yaşamda bana komik gelen şeylerin sayısı yok denecek kadar az. Hal böyle olunca da birilerini nasıl güldürebilirim bilmiyorum. Ama şu an seni güldürebilmeyi çok isterdim.
Belki hiçbir şey geçmeyecek, düzelmeyecek, her şey daha da kötüye gidecek. Dedim ya ölümün elinden kurtulamayacağız diye, ne sen ne ben ne de öteki. Fakat gelen her neyse ve her kimse buradayız, buradayım, yalnız değilsin.
**
Savruluş. Sürekli bir savruluş.
Durmadan kendinin daha ötesine fırlatılır bazı ruhlar. Hangi sofraya diz çökse, nereye “evim” dese, nerede bir çiçek sevip toprağına eğilse, oradan en uzağa fırlatılır ve fırlatıldığı yerden de yine en uzağa.
Bazı insanlar bu aleme yalnızca acıya alışmak için gelmiştir; bir sevgiye, tebessüme, eve, güneşli günlere, bebek gülüşlerine değil. Doğumları itibariyle gördükleri, yaşadıkları, hissettikleri hep bu savruluş ve acının bazen bilgece bazen de arsızca öğreticiliği olmuştur. Fakat bu da yaşamaktır. Bununla beraber devam etmek, dayanmak, üstesinden gelmeye çalışmak da yaşamaya, insana aittir.
Devam edeceğiz, devam etmeliyiz. Hayatın hangi evresinde, neyin, nasıl karşımıza çıkacağını, nelerin değişeceğini bilemeyiz. Hiçbir şey değişmedi diyelim, savruluş devam etti, o zaman da bu savruluşa bir anlam verip bu savruk halimizle kendimize, insanlara iyi gelecek şeyler yapmaya çalışacağız.
Şu an yapmaya çalıştığım gibi.
**
Murakami Sahilde Kafka’da şöyle diyor: “… o kum fırtınası bittiğinde, nasıl olup da onun içinden geçebildiğini, nasıl hayatta kalabildiğini anlamayacaksın. Hayır, o fırtına gerçekten bitti mi bunun bile farkına varamayacaksın. Yalnız, tek şeyden emin olacaksın. O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın. Evet, işte kum fırtınasının anlamı bu.”
O kum fırtınası bitecek sevgili okur ve sen o fırtınaya ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık.
Kaybolan Yusuf döner Kenan’a bir gün; gam yeme.
Gör şu mahzun ev olur tekrar gülistan; gam yeme.
Ey gönül, işler düzensizlikten elbet kurtulur,
Dertliler kalmaz perişan böyle her an; gam yeme.
Gerçi birkaç gün felek sapmış gider, hep ters yöne,
Her zaman arzuna dönmez çünki devran; gam yeme.
Bülbülüm, kırlarda tekrar taht kurarsın, gün gelir,
Tek ki sağ kal, kopmasın ömrün bahardan; gam yeme.
Sel götürmüş yıkmış varlığın; mahveylemiş.
Nuh eğer kaptansa, korkma olsa tufan; gam yeme…
Hafız-ı Şirazi
hocam elinize sağlık
Tüm bunların ne anlama geldiğini sanırım ruhumuz bedenimizden ayrılıp kendimize dışarıdan bakana kadar tam olarak anlayamacağız değerli yazarımız. Gülmek diyorsunuz, zamanında gülmeleri israf etmiş biri pek az gülmüş birine göre daha çok acı çekebilir, zannederim. Zaman az, söylenecek şey çok ve yazılarınız gönül ferahlığı veriyor. Var olunuz.
Yazıyı okurken tanıdık bir sessizlik hissettim. Anlaşılmak böyle bir şey galiba 👏🏻
“peki, ne yapacağız sorusunu sorarken
sabah, öğlen, ikindi ve tüm vakitlerde
anlıyorum ki sessizlik sadece O’na mahsus.”
bülent parlak(rahmet olsun)
Sen adli zulüm sanma
Teslim ol od’a yanma
Sabreyle sen usanma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler