Her şey yolunda gitseydi o yolda asla kendimizle karşılaşamazdık.
Seyyid Ensar
Kimin için yazıyorum? Kendim için mi yoksa hiç tanımadığım, bilmediğim insanlar için mi? Bu sorunun cevabı zaman zaman değişiyor. Bazen kendi içime dönüyorum, kendi dünyama, duygularıma. Onları anlamak, anlatmak, üzerlerine düşünmek iyi geliyor bana, şaşkınlığım gideriliyor, sakinleşiyorum. Bazen de ötekine seslenmek istiyorum, benden uzak olana, tanımadığıma, yolunu kaybetmişlere, evsizlere. Bu tuhaf bir duygu. Yüzünü görmediğin, sesini duymadığın insanlar için endişelenmek, onlara keskin virajları, uçurumları, dünyadan çıkış yollarını anlatmak için uğraşmak. Dünyada yapılacak o kadar güzel şey varken, bir masanın başına oturup saatlerce yazı yazmak bazen çılgınlıkmış gibi geliyor bana.
Hayatımın çok önemli bir kısmını danışanlarımın hikâyeleriyle geçiriyorum. Onların duyguları, çıkmazları, sorunları hep gündemimde kalıyor. Seans sonrasında onlarla ilgili aldığım notlar, yaptığım vaka analizleri, takılıp kaldığımız noktaların tespiti, yeni çözüm yollarının arayışı, seans öncesi bir seans planı hazırlama gibi başlıklar ve bunu her danışan özelinde yapmak zihinsel ve bedensel olarak çok zahmetli bir şey. Birçok meslektaşım bu büyük ve anlamlı yorgunluk sonrasında eğlenmeye, dinlenmeye, sevdikleriyle vakit geçirmeye, dünyanın rengini seyretmeye devam edip zihinlerini bir nebze de olsa dinlendiriyorlar. Peki ben ne yapıyorum? Meslekî çalışmalarım bittikten sonra her akşam masanın başına oturup not çıkartıyorum, yazı yazıyorum, şiir dosyamı toparlıyorum. Hafta sonları gülüp eğlenmek yerine, saatlerce kelimelerin peşinden koşuyorum, ortaya bir metin koymaya çabalıyorum. Gerçekten tüm bunlara değiyor mu ya da değecek mi inanın bilmiyorum.
Her şeyin kurgulandığı, boyandığı bu zamanda sahici olmayı önemsiyorum. Benim satacak bir malım yok. İnsanlara gerçekler dışında sunacağım bir şeyim de yok. Sizi kandıracak, boş ümitler, kurtuluş vaatleri sunacak, uyuşturacak yüzlerce insan var. Ben o adres değilim. Elimde sadece yaşamdan, şiirden, romandan ve insan hikâyelerinden arta kalan duygular ve bilgiler var. O duygu ve bilgileri saklamayı, her şeyi çözmüş ulu bir bilge gibi davranmayı, kesin ve keskin cümleler kurmayı reddediyorum. Anladığım, hissettiğim, şaşırdığım, bozguna uğradığım ne varsa onları gerçekçi bir biçimde anlatmaya, yazmaya çalışıyorum. Sonucu her ne olursa olsun.
Kendimden şu sıralar bazı noktalarda memnun değilim. Mesela dünyaya çatmak, hayata sataşmak. Bu dinginlik ve sessizlik niçin gelip kalbime kondu bilmiyorum ama bu hâlden rahatsızım. Eğer bir söz söyleme, yazabilme becerimiz varsa, bunu sonuna kadar kullanıp yanlış gördüğümüz, toplumun aleyhine olduğunu düşündüğümüz konulara ve kişilere karşı bir cevap ve eleştiri getirmemiz gerekir. Herkes sussa bile senin susma lüksün yoktur. Söz ve yazı insanın omuzlarına böyle bir sorumluluk getirir. Ama ben bir süredir olup biteni sadece izliyorum, üzerine yazmıyorum. Canım bağırmayı, birilerine ve bir şeylere çatmayı hiç istemiyor. Aklıma Muzaffer Serkan Aydın’ın şu dizesi geldi: “Nasılsa ölecek olmanın sakinliği.” Sanırım bir süre daha kendi alemimde dolanacağım.
Ramazan ayının ilk haftasıydı. Çok sevdiğim eski bir dostumun başında büyük bir musibet olduğunu duyunca kalkıp mahallesine gittim. Saatlerce binanın önündeki beyaz plastik sandalyelerde oturduk, onun için ne yapabileceğimizi düşündük, uzunca dertleştik, aramızdaki kırgınlıklara değindik. “Yaşadığın şeyler seni hiç yıkıma uğratmamış gibi” dedi, “bir yerden sonra düşecek yükseğim kalmadı” diye cevap verdim gülümseyerek. İkimiz de sustuk. Sonra Taksim’e tırmanırken o gece yarısı yol boyu bu sokaklarda ve daha nice sokakta düştüğüm yüksekleri düşündüm. Sadece üzüldüm.
İnsan, bir yerden sonra hayatın musibetleri karşısında kolay kolay yıkılmıyor, pes etmiyor. Çünkü hayatın tüm yükseklerinden düştüğü için, düşecek başka yüksek kalmıyor.
Bir de “artık bunun ötesinde en fazla ne olabilir ki” diye düşünmeye başlıyorsunuz bir yerden sonra. Karşınıza çıkan hiçbir şey korkutmamaya başlıyor sizi. Hayat, istemeseniz bile üzerinize kurşun geçirmez bir zırh geçiriyor ve yaşamın içine salıyor sizi. Bu bir talih mi talihsizlik mi bilmiyorum. Bildiğim tek şey o zırhın fazlasıyla ağır olduğu. İşte o ağırlık yaşamın bazı noktalarında yavaşlatıyor sizi. Hareket etmeye herkes kadar gönlünüz olmuyor. Biraz daha olup biteni izlemek, dinlemek ve size kalanlara şükretmek istiyorsunuz.
Modern insanın en büyük kusurlarından birisi de şükre sırtını çevirmesidir. Hiçbir çaba sarf etmeden elde ettiği hayatın güzelliklerini fark etmemesi ya da sıradanlaştırmasıdır. Sürekli daha fazlasını istiyoruz, daha fazlasını hak ettiğimizi ve hayatın bize hak ettiğimizden daha azını verdiğini düşünüyoruz. Bu, büyük bir yanılgı. Haksızlığa uğradığımızı düşünüyoruz çünkü 7/24 kaydırdığımız ekranlarda gördüğümüz herkes çok güzel, başarılı, fit, mutlu bir evliliğe sahip. Burada kendimize “herkes mutluyken, ben neden böyleyim?” sorusunu sormaya başlıyoruz ve kendimizi dipsiz bir kuyunun içerisine atmış oluyoruz. Dünyanın en profesyonel ve başarılı reklam platformu olan sosyal medyayı gerçek dünyayla karşılaştırmak, sahip olduğumuz değerli şeylere karşı bizi körleştiriyor.
Hepimizin yeniden aynada kendimize bakmamız gerekiyor. Zahmetsiz görebilmek, duyabilmek, yürüyebilmek, temiz suya ulaşabilmek, karnımızı doyurabilmek, bomba sesiyle değil kuş sesleriyle uyanabilmek, başımız sıkıştığında ailemizden birine ulaşabilmek, inancımızı özgürce yaşayabilmek, bir “vatan” çatısı altında olabilmek, cehenneme dönüştürülen bu dünyada parayla satın alınamayacak, bedelini asla ödeyemeyeceğimiz nimetlerdendir.
Kimseye, “aza kanaat edin, verilenle yetinin, dünyadan bir şey istemeyin” demiyorum. Elbette isteyin. En güzelini, rahatını, konforlusunu yaşamak, sahip olmak hepimizin hakkı. Fakat isterken, sahip olduğumuz güzellikleri de unutmayalım, eğer unutursak daha yorgun, umutsuz ve mutsuz insanlara dönüşeceğimiz çok açık.
**
Bu ramazan davet edildiğim hiçbir iftara katılmadım, nazikçe geri çevirdim. O büyük salonlarda, birbirinin, birilerinin gönlünü hoş etmek için oturmaya bu yıl içim hiç el vermedi. Elimden geldiğince annemle ve yeğenim Yahya ile sofraya oturdum.
Sadece dün akşam Müslim Coşkun abinin davetine icabet ettim. “Ormanda iftar yapacağız gelmek ister misin?” dedi ve ben de kabul ettim. İbrahim Tenekeci, Müslim Coşkun ve ben, tavada yumurtamızı yapıp kara çaydanlığımızda çayımızı demleyerek sessizce oturduk.
Böyle vakitlerde dünyaya biraz daha yaklaştığımı hissediyorum. Dünyadan arınıp kim olduğumu ve kim olarak kalmak istediğimi yeniden ve yeniden hatırlıyorum.
Kendine lütfen sor sevgili okur: Ben kimim, kim olarak kalmak istiyorum ve bunun için ne yapıyorum?
**
Kışı beraber geçirdik. Şimdi sırada bahar var. Ömrümüz yeterse eğer yine burada oluruz. Yeni şarkılar, kitaplar, filmler…
Biraz daha büyürüz belki, belki de biraz daha büyür kırgınlıklarımız. Anne oluruz, baba oluruz, yeniden çocuk oluruz, iş buluruz, işten ayrılırız, ev sahibimiz yine acımasız zamlar yapar, âşık oluruz, kahreden bir aşktan kurtuluruz ve belki yaza kavuşuruz.
Ama her halükârda ayakta duracağız sevgili okur, kötüden aman dilemeyeceğiz, eğilip bükülmeyeceğiz, her karanlığın ve fırtınanın bir gün mutlaka bittiğini, dindiğini beraberce yaşamadık mı, görmedik mi? Sadece biraz daha dayan. Az kaldı…
abi tebrikler yine bizi anlatmışsın. selamlar
“Benim satacak bir malım yok. İnsanlara gerçekler dışında sunacağım bir şeyim de yok. “
bu satırları okurken mesleği düşündüm ve kendi içimde de toplumun beklentileri nezdinde çatıştığım yerler çağrıştı zihnimde.
Belki de bunca “umut satar” arasında hâlâ hakikatin peşinde olan birini görmek asıl umut verici olan…
Genel itibari ile içimize su serpen kelimeler olsada biraz iddialı geldi… Özellikle “düşecek yüksek kalmadı” cümlesi… Her iddianın sınandığını yaşayarak öğrenmiş biri olarak artık sıradan cümleler kurarken bile tedirginim. Ve bu yolda en iyi arkadaşım ‘Allah’ın takdiri’ deyip susmak…